Absürt insan


Dostoyevski'den Kafka'ya Kuşku Çağı - Nathalie Sarraute


Romanın, iki ayrı türe ayrıldığını günümüzde sık sık görüyoruz: Psikolojik roman ve durum romanı. Bir yanda Dostoyevski’nin türü, diğer yanda Kafka’nın türü. Roger Grenier’ye  göre, Oscar Wilde’ın ünlü paradoksunu ortaya koyan en sıradan olaylarda bile bu iki türe ayrıldıklarını görüyoruz. Ancak, nasıl edebiyatta oluyorsa, gerçek hayatta da Dostoyevski’nin türüne daha seyrek rastlandığı görülüyor. “Grenier’nin tarafından bakacak olursak çağımızın dehası Kafka’nın lehine çalışıyor. SSCB’deki ağır ceza mahkemelerinde bile Dostoyevski taraftarları görünmez oldu.” Çağın kâhininin Kafka olduğu düşünülürse, bugün işimiz, hayatını yaşamayan kişileriyle, homo absurdus’leriyle uğraşmaktır.

Çağdaş insanın mekanik uygarlığın altında kalınışını “psikolojik” diyerek tırnak içine almak bir çeşit alayla adlandırıldı ve “Madam Cl. Edm. Magny’ye göre günümüz insanı Freud, Marx ve Pavlov’un oluşturduğu açlık, cinsellik ve sosyal sınıfların üçlü determinizmiyle sınırlandırılmıştı. Bu bunalımın, yazarlar için olduğu gibi, okurlar içinde güven ve umut çağı açtığı öngörüsü ileri sürülüyordu.
Proust’un “gözlemini yansıtabilme gücünün yeterince genişleterek gerçeğin, gerçek dünyanın ve otantik izlenimlerimizin en ileri noktasına ulaşabileceğini” farz ederek yazdığı zamanlar geride kalmıştı. Arka arkaya gelen hayal kırıklıklarından nasibini alanlar, böyle bir uç noktanın aslında hiç var olmadığını anlamışlardı. “Otantik izlenimlerimiz” birbirinden çok farklı bir şekilde ortaya çıkıp bu ileri noktaların derinliği sonsuzluk içinde kat kat yükseliyordu.

Yani, Proust’un ortaya çıkardığı analizin bundan sonra yüzeyden başka bir şey olmadığı anlaşılmıştı. O zamanlar, iç monoloğun, yani doğal olarak bir umutla göz önüne alınan bir derinliğin, yine göz önüne serdiği bir yüzeydi.

Ve yapılan büyük sıçramayla, bir hamlede tüm basamakları atlayıp birçok derinliği aşabilen psikanalize gelindiğinde, psikanaliz bildiğimiz klasik içebakışın etkisizliğini ortaya koyarak tüm araştırma yöntemine karşı kuşkuya düşmemizi sağlamıştı.

Dolayısıyla, “homo absurdus” mesajı iletecek olan Nuh’un güvercini rolündeydi.
Artık hiç pişmanlık duyulmadan bir tarafa bırakabilen kısır girişimler, yerici sözler, sinir bozan aşırıya kaçan araştırmalar, sadece dışarıdan görüldüğü gibi karşısına çıkan düşmanların oyuncağı haline gelen ve çağdaş insan ruhu olmayan bir beden haline gelmişti. Kendini tamamen bıraktığında, bu insana üstün körü bir bakışın onda uyandırdığı durağanlık ve ifadesiz cansızlık artık birtakım iç hareketleri gizleyemiyordu. Bu nedenle, psikoloji meraklılarının onun ruhunda bulduklarını sandığı “sessiz hengâme”, sonuçta yine sessizlikten başka bir şey değildi. İnsan bilinci, “sahip olduğu çevrenin ona benimsettiği görüşlerin” dayattığı amaçsız izleniminde başka bir şey değildi. Ve bu görüşlerin “derin hiçliği” kadar “kendisinin yokluğunu” bastırıyorlardı. “İçimizdeki dünya” ve “insanın kendisine olan ortadan kaldırılamaz içli dışlılığı” yanıltıcı bir aynadan başka bir şey değildi. Birçok çabaya hayal kırıklığına neden olarak gösterilen “psikolojik” yoktu.

Bu rahatlatıcı bulgu, genellikle gördüğümüz rahatlık ve vazgeçişlerden kaynaklanan o iyimserlik hissinin de birlikte gelmesiyle ortaya çıkıyordu.

Bu sayede yeni girişimlerde bulunabilir, eskiden kalan hayal kırıklıklarını unutularak, “yeni temeller” atılabilirdi. Artık daha ulaşılabilir ve beklenti duyabileceğimiz nitelikte yollar açılabilirdi. Verimsiz çabaların sonuçsuz kalmasıyla çocukça ve dokunaklı bir tevazu kazanan romana, yepyeni şeyler vaat eden sinema sanatı yeni teknikler sayesinde yardımcı olacaktı.

Bizim romanımızla karşılaşacak olan genç Amerikan romanını sağlıklı sadeliğiyle kaba gücü birleşince abartılı çözümlemeler içinde karmaşık bocalamalar ve geri kafalılıktan kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olan romanımıza hareketliliğiyle güç katacaktı. Edebi araç, klasik yapıtların sağlam, belirgin ve sağlıklı tamamlanmış görünümünü alacaktı. Yazarın sıradan bir süsleme olarak gördüğü; abartıya kaçan bir bencillikle kullandığı ve sadece betimsel olarak bakıldığında psikolojik hizmetine verdiği “şiirsel” öğe, o alçaltıcı yardımcı rolünü ortadan kaldırtacaktı.

Aynı zamanda, Proust’un ilham almasını sağlamış olan “zevkli insanlar”ın en büyük tatmin olarak kabul ettikleri üsluba baktığımızda, “psikolojik”in süzgeçten geçirilmiş ayrıcalıkları, kolaylıkla şekilden şekle girebilmeleri ve ağırlıklarıyla eskisi kadar uyumlu olamadığından dolayı, o bağdaştırılmış şekliyle kalitesini yeniden kazanabilecekti.

Ve diğer bir yandan, verdiği mesaja bakıldığında Amerikalılar’ınkine çok yakın olan Kafka, her şeye sanki miyopmuşçasına yakından inceleyerek bakan ve burnunun ucundan daha uzağı görememe sıkıntısından kurtulan yazara, daha keşfedilmemiş ortamların neler olabileceğini gösteriyordu.
Son olarak, tüm verilen güvence ve vaatlere rağmen bazı endişeleri devam ettirmekte kararlı olanlar ile bazı vicdanlılar, kulak kabarttıklarında, yaşanılan bu suskunluğun ağırlığının nedeni olarak eskiden yaşanılan hengâmenin bir yankısı olup olmadığını bilmek isteyenler artık tamamen kesin sonuca varmış olabilirlerdi.

Yeni Roman'ın büyük bir özenle içine aldığı bu evren parçacığı, analizin bıçak darbelerinin altında can vermekte olan biçimsiz ve yumuşak maddeden farklı bir şekilde, birbirinden koparması kesinlikle izin verilmeyen kapalı ve sert bir bütünlük oluşturuyordu. Bu sertlik kadar donukluğu da, geçirgenliği ve yoğunluğunu korumasını sağlayacak, böylelikle ona, okuyucunun algısının en verimsiz, yüzeysel taraflarına değil, “hassas ruhunun en savunmasız ve muğlâk alanlarına”, yani en verimli alanlara ulaşabilme olanağı sunacaktı. Okuyucuda gizemli ve albenisiyle şok yaratacak, dolayısıyla nesneyi tüm ayrıntı ve karışıklığıyla bir anda kavramayı sağlayarak okuyan kişiye aydınlatıcı bir sarsıntı yaşattıracaktı. Zaten görünüşe bakıldığında, ortada yitirilmiş hiçbir şey yoktu; herkes kazançlı çıkmıştı.

Albert Camus’nün Yabancı adlı kitabı çıktığında, haklı olarak bütün beklentilerin gerçekleşeceği sanıldı. Gerçek değerini bildiğimiz tüm yapıtlarda olduğu gibi, tam da beklenen zamanda yetişmişti; kafadaki soru işaretlerini ve kararsızlıkları ortaya koyuyordu. Böylece, kimseye özenme gibi bir durumumuz kalmamıştı. Artık bizim de “homo absurdus”ümüz vardı. Bu insanın Dos Passos ya da Steinbeck kahramanlarından gözden kaçırılmaz üstünlüğü, bu kahramanlardaki gibi uzaktan ve dışarıdan değil, psikoloji meraklısı amatörlerin kullandığı klasik içebakış yöntemiyle canlanmış olmasıydı ve artık sandığımızdan da yakından, roman kişisinin içindeki yoksunluğu daha kolay saptayabildiğimizi söyleyebilirdik. Maurice Blanchot’nun söylediği gibi “Bu yabancı, aslında, kendisine bakıldığında, sanki bir başkası onu görüyormuş ve ondan bahsediyormuş gibi davranır... Aslında tamamen kendisi dışarıda kalmıştır. Yani ne kadar kendisini düşünmez, hissetmez ve kendisiyle yakınlaşmazsa o ölçüde kendisidir. İnsan gerçekliğinin dışavurumu demek, tüm psikolojik yaptırımlardan, tüm sahte öznel açıklamalardan hariç tutulması ve tamamen dışarıdan tasvirle ortaya atılması demekti...” Ve Madam Cl. Edm. Magny’ye 3 göre: “Camus’nün göstermeye çalıştığı şey, kahramanın iç boşluğu aracılığıyla kendi içimizdeki boşluktur... Meursault ise kendi bilinci sayesinde, normal boşluğunu örtmeye çalışan toplumdaki konfeksiyon giysilerinin tümünden kendini soyutlamış insandır... Kendinde bulabilmeyi amaçladığı tüm duyguları, psikolojik tepkileri (annesinin ölümü sırasında duyduğu üzüntü, Maria’ya olan aşkı, Arap’ı öldürdüğü için duyduğu pişmanlık), kendisinde bulamıyordu; o başkalarının ona karşı davranışları ve düşünceleri hakkında inanılmaz derecede benzer düşünüyordu.” (...)

(Kuşku Çağı, 1956)


Kuşku Çağı
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder