20 Eylül 2018 Perşembe

İlk şairim babamdı

ŞİRİN PARKAN ile söyleşi 

Şirin Parkan iyi bir şair.
Aramıza olmuş bitmiş olarak gelenlerden hani... Onu bir gün okursanız şunu dersiniz: "Neden daha önce tanımadım bu şairin şiirini?" Ya da "ya kendisinin farkında değildi ya da başkaları farkında değildi..." Ben Şirin'in şiirlerini ilk okuduğumda aslında çok da sevdiğim fragmanlı uzun bir şiirle karşılaştım. Böyle şiirlerde kontrol daha çok Zaman'da olur. Onu ne kadar zamanda yazdığınız değil onu yazmak için ne kadar zaman boyunca içinizin dolduğudur. Belki ilham böyle de açıklanabilir; uzun dolumlar... Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı adını verdiği bu uzun şiirin numaralandırılmış fragmanlarını birbiri ardına okurken ne zamandır terk edilmiş olan şiir okuyuculuğumu yeniden kazanmış olduğumu hissettim. Şiirsel kanallarım yeniden açıldı, günışığı dahil birçok türde ışık yeniden doldu. Bu açıdan uzun zaman sonra ilk kez bir şairi merak ve takip etmeye başladım, ki zamanında böyle bir şair olmaya değer bir hayatın peşindeydi bu satırların yazarı da... Uzun sözün kısası bütün yıldızları tanıyamayız göremeyiz. Tek gördüğümüz bütün yıldızların gökyüzünde yarattığı ışıltı kümesinin bizde yarattığı hoşluk melodisi ve mutluluk ritmidir. Ve şair bir yıldızsa şiirleri tek maddesi onun ışığı ve sıcaklığı olan yansımalardır. O yıldızı yüzümüzde hissettiğimizde ona sorarız... Şirin, bu hissin gölgeleri altında ikinci şiir kitabı Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin ona bazı sorular sormamıza yol açan ışığın şiirlerini yazdı. *

Gülmek ağlamak unutmak sevmek gitmek ölmek varken neden şiir yazıyoruz?

Seçtiğin kelimeler, tesadüf mu bilmiyorum, benim cevabıma ne kadar da denk düşüyor.  Evet, aynı gülmek,  ağlamak, ölmek , sevmek, unutmak ve gitmek gibi şiir de bir mecburiyet. Sözün bittiği,  kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeki çaba,  yine de söylemek,  nasıl söyleyeceğini bulmaya çalışmak,  deneysel bir süreç benim için.  Bir tür doğum,  hem doğurduğun hem yeniden doğduğun.  Yeniden ölmek için.  Yeniden sevmek, unutmak ve gidebilmek için.  Bir tür güç toplayış, uyuyup uyanma, ölüp dirilme.

Kutsal kitaplara kadar şairleri bilmiyorduk genellikle. Neden bu tanrıları tanrılığı kıskanmak? Şair, şiirinin neresinde neyi ve kimi sence?

Sanatçı yaratıcı olan kişidir. Sadece bu sıfat bile tanrı ile uğraşmak için bir neden. Sonra isyankardır,  olduğu,  öğretildiği gibi kabul etmeyen, hep sorgulayandır.  Ölümsüzlüğü  arayandır.  Ölümlülüğü kabul edemeyendir.
Şair bence eyer vurulamayan  at, tasma takılamayan  kedidir.  Sadakatsiz sevgili, sağı solu belli olmayan aşıktır.  Yeri geldiğinde ahlaksız yeri geldiğinde nefret doludur. Bütün uç duyguları içinde barındırandır şair.  Ya da benim şairim.

Tıp tiyatro edebiyat şiir... Sen nerdesin? İlk hangisi geliyor?


Ilk şiir geliyor. Önce şiir vardı zaten. Tiyatro ve tıp da çok şiirsel eylemler olarak hep hayatımda  var oldular. Tıbbi ben bir bilim dalından çok hep bir sanat olarak gördüm.  O yanını sevdim. İnsani tanımayı,  gerçek anlamda dinlemeyi, ona dokunabilmeyi,  yardım edebilmeyi,  oradaki o kutsal mahremi,  yakınlığı,  sırdaşlığı, tıbbın doğasında olan olması gereken karşılıklı saygıyı sevdim. Tıp benden çok şey aldı,  zaman, bir ömür boyu aidiyet zorunluluğu hissetmek  gibi, ama kabul ediyorum ki bana çok şey de verdi. Tıpla  hep bir aşk nefret ilişkim oldu. Hem hep ondan kurtulmak istedim hem onsuz yapamadım. Tiyatro ile daha stabil bir ilişkimiz var. O benim hasret kaldığım, zaman zaman temas edebildiğim uzaktaki sevgilim. Tiyatroyla ilişkim aslında yıllar içerisinde biraz değişti.  Üniversitedeyken birkaç kafası fazla çalışan, enerjisi bol gelen ve birlikte çok eğlendiğim arkadaşımla yaptığım çok keyifli bir "şiirsel maceraydı " benim için.  Fakat yıllar,  yaşam koşulları bazı şeyleri güçleştirdikçe biraz daha bireysel bir çalışmaya dönüştü.  Bu arada oyunculuğun, tiyatrodan bağımsız, sadece oyunculuk olarak, insanı çok geliştiren ve olağanüstü keyifli bir deneyim olduğunu keşfettim.  Artık daha bağımsız fırsatlar da kolluyorum oyuncu olarak. Ama şiir hepsinin içinde olduğu evren benim için. Hep vardı ve hep olacak.

İlk şiirini hatırlıyor musun ve ilk şairini?

İlk şiirimi çok iyi hatırlıyorum. İçinde bol bol "sus sus sus" geçen bir şiirdi.  Sekiz yaşındaydım yazdığımda.  Demek ki okuma yazmayı öğrenir öğrenmez başlamışım bu işe.  Nasıl birilerine gösterdim hatırlamıyorum,  çünkü aşırı çekingen, ürkek bir çocuktum. Ama babam çok beğenmişti -ki kendisi kolay kolay bir şeyi beğenmezdi- ve onun yine düşüncelerine çok değer verdiğim çok yakın bir arkadaşı bizdeydi.  İkisinin çok heyecanlandıklarını, mutlu olduklarını hatırlıyorum. İlk şairim babamdı.  Babam kendisi de yazan, edebiyatla çok ilgilenen ve hatta hayatını yazarak kazanan bir insandı. Çok sade ama şiirsel bir dili, derin bir anlatımı vardı. Onun sözel ifadeleri beni etkilerdi.

Şiirin sonu olacak mı olacaksa nereden olacak yerden mi gökten mi?


Eğer şiirin sonu gelirse bir gün,  dünya çok kötü bir durumda demektir diye düşünüyorum.  Şiirden uzaklaştığımız günler yaşıyoruz bugünlerde ve bu aslında bazı olumsuz değişikliklerin sonucu. Umarım yaşamlarımızın özünü, yani şiirini yeniden keşfederiz.


Bize en sevdiğin şiirlerden birini okur musun?

Şimdi okuyamam belki ama "yazabilirim":) 
Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı, 36. Şiir Sayfa 42:


* Şairin son kitabı Bir Şey Var Unuttuğum Çocuğum bu yıl içinde 3. şiir kitabı olarak okurlarıyla buluştu.



Halil Gökhan

17 Eylül 2018 Pazartesi

Marquis açıklıyor: İnsan neden özgür olmak ister?

"Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi "cinsel hayatın Zorba'sı" mıydı? Yoksa, aslında sadece "yasaklamanın yasaklanmasını" dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?

Marquis de Sade'ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm'le işe başlayarak "insan bozukluklarının" tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve "ucuz" tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.

Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.

Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire'in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir'in o çok ilginç "Sade'ı Yakmalı mı?" adlı eseri ve Pierre Klossowski'nin "Ahbabım Sade" kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade'ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis'nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.

Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti'ni kuran Heine'ın tek amacı Sade'ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926'da "Hikâyeler"i ve "Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu"nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.

Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu" olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.

Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.

Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun "siparişi" üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade'ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.

İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana "Sade: La Terreur dans le boudoir" (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.
Sade'ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade'ın "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade'ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda "Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış".

"Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil'ün "kurtardığı"na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade'ın metresi Sensible'i Marianne Denicourt canlandırdı.

Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade'ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde... Aslında Sade'ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye... Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade'ın hayatının yarısına yakının "hükümsüz" olarak hapislerde geçirmesi elbette...

Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible'in "Sen bir canavar m ısın?" sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: "Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi... Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille'e kapattılar." Sensible üsteler: "Soruma cevap vermedin." Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve "Canavarlıklar, diyorsun. Belki... Nasıl bilinebilir?" der. "Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım... Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun."

Marquis de Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.


15 Eylül 2018 Cumartesi

Henry David Thoreau

Transandantalizm Işığında Henry David Thoreau


“Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istiyordum. Yaşamın asıl gerçekleriyle yüzleşmek ve öğretilerini öğrenip, öğrenemeyeceğimi görmek için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamadığımı fark etmek için.”  — Henry David Thoreau


Henry David Thoreau,  1817’de  Boston’un 32 km batısında küçük bir kasaba olan Concord’da dünyaya geldi. Etrafı ormanlarla çevrili Concord kasabası sadece Henry David Thoreau’nun değil, aynı zamanda Transandantal akımının da doğduğu yer olacaktı. 18. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan akım, her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu inancına dayanıyordu. Transandantal anlayış, dönemim püriten hayat tarzının katı ilkelerine karşı çıkmış, her insanın özünde iyilik yattığını ve bireyselliğine inanması gerektiğini savunmuştur. Transandantalistlere göre doğa her sorunun cevabını içinde barındırıyordu. Tüm cevaplar doğada gizliydi. Sorular ve sorunlarla baş etmenin yolu, doğayla bütünleşmekten geçiyordu. 

Concord  (Massachusetts) Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasıyla sonuçlanan  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ilk muharebenin yaşandığı yerdi. Burası karmaşadan uzak, yazarların ve düşünürlerin kendileriyle baş başa kalabileceği bir yer olarak oldukça uygundu. Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Orestes Brownson, William Ellery Channing, Frederick Henry Hedge, Theodore Parker, ve George Putnam gibi önemli isimlerin temsilciliğini yaptığı Transandantal Kulübü üç ayda bir çıkan The Dial dergisiyle kırk yıl boyunca  akımın sesini duyurmaya çalıştılar. 

1837 yılında Harvard’dan mezun olan Thoreau, şehirden uzaklaşıp orman yoluna saptı.“Yol sizi nereye götürüyorsa oraya gitmeyin, yol olmayan yerden gidin ki; iz bırakın.” diyen Ralph Waldo Emerson’un izinden yürüdü. Concord’un dışında bulunan Walden Gölü’nün yanındaki  Emerson’a ait bir arazide iki yılını geçirdi. Burada kendine bir baraka inşa edip deneyimlerini kaleme aldı. İki yıl, iyi ay, iki güne ait bu deneyiminin adı Walden’di.  Walden or, Life in the Woods (Ormanda Yaşam, 1854)
Emerson’ın denemeleri kadar 19. Yüzyıla damgasını vuran bir diğer isim ise İngiliz romantik şairi William Wordsworth’tu. Henry David Thoreau gibi ofisi dışarıda olan, yapıtlarını doğayla bütünleşerek kaleme alan William Wordsworth,  İngiltere’nin kuzeybatı bölgesindeki Göller Bölgesi’nde (The Lake District) kız kardeşi Dorothy Wordsworth birlikte yaşar. Yakın dostu şair Samuel Taylor Coleridge’in de kendilerine katılmalarıyla birlikte romantik dönemin yapı taşı sayılabilecek önemli şiirlere birlikte imza atarlar. Kendilerine “Göl Şairleri” diyen grup göl kenarında yürüyüşler ve uzun sohbetler yaparlar. Dorothy Wordsworth göl kenarında geçirilen vaktin ardından günlükler tutar. Doğayı anlatan bu günlükler, William Wordsworth ve Coleridge’in şiirlerine de eşlik eder.

1798 yılında Wordsworth ve Coleridge şiirlerinin bazıları, birlikte yayımladıkları Lirik Baladlar (Lyrical Ballads) adlı kitapta toplarlar. Lirik Baladlar 18. ve 19. yüzyıl İngiliz Romantik akımının önemli şiirlerini içinde barındırır. 
Göl Şairleri, Walden Gölü’nde hayallerini suya yazan Amerikalı yazarlara ve özellikle Henry David Thoreau’a da rehber olmuş olsa gerek. “Yürümek” makalesinde Henry David Thoreau William Wordsworth’tan şöyle bahseder.
“Bir gün bir gezgin Wordsworth’un hizmetçisinden efendisinin ofisini göstermesini istediğinde hizmetçi şöyle cevap vermiş; ‘Kütüphanesi burası ama ofisi dışarıda.’”
6 Mayıs 1862’de ölümünden sonra basılan ve The Atlantic Monthly Dergisi’nde yayınlanan “Yürümek”  Henry David Thoreau’nun önemli yapıtlarından biri. Thoreau doğanın ilahi güzelliğinden,  yürümenin ruhani boyutundan bahsederek, okuru tinsel bir boyuta taşır. Bu noktada Mississippi Nehri, bir çeşit büyülü, Kutsal Topraklar olarak tasvir edilir.

Üç bölümden oluşan makaledeki bölümlerin ortak noktası doğanın müthiş güzelliğidir. Bu güzelliği daha da ortaya sunmak için Thoreau, bir parça şiirselliğe de başvurur. İlk bölümde şehir insanına seslenen yazar, doğa ve insan ilişkisinde kalıtsal bir yan olduğundan, insanın doğadan ayrı düşünülemeyeceğinden bahseder. İkinci bölümde Thoreau, doğanın sihirli taraflarını dile getirir ve Amerikan toplumunun doğa üzerindeki olumsuz davranışlarını eleştirir. Okuru doğaya karşı duyarlı hale getirme adına böyle bir tutum sergilediğini de söyleyebiliriz. Üçüncü bölümde yazar okurun duyarlılığına seslenir ve doğanın barındırdığı ruhsal değerlerin üzerinde durur. Üç bölümün toplamında yazar yürümenin doğayla bütünleşme adına fiziksel bir aktiviteden öte bir şey olduğunu savunur.
“Benim sözümü ettiğim yürüyüşün hastaların belirli saatlerde ilaç almaları gibi yapılan egzersiz denen şeyle, ağırlık ya da sandalye sallamayla ilgisi yoktur. Bahsettiğim yürüyüşün kendisi o günün teşebbüsü ve macerasıdır.” Yürümek
Makalenin dili oldukça semboliktir ve Thoreau sık sık okura retorik sorular yöneltir.
“Neden bazen hangi yöne doğru yürüyeceğimize karar vermekte zorlanırız? Bence Doğa kendimizi ona şuursuzca teslim ettiğimiz takdirde bize doğru yönü gösterecek belli belirsiz bir manyetizmaya sahiptir.”Yürümek

“Efsane bize uzun zaman önce insana dönüştüğümüzü anlatıyor ama yine de hala karıncalar gibi alçakça yaşıyoruz. Pigmeler gibi turnalarla kavga ediyor, hata üstüne hata, darbe üstüne darbe yapıyoruz ve elde ettiğimiz en yersiz ve iyi şey aslında sakınabileceğimiz bir zavallılık oluyor. Yaşamlarımız küçük ayrıntılar yüzünden boşa harcanıyor. Dürüst bir adam hesap yapması gerektiğinde on parmağından fazlasına ihtiyaç duymaz. Eğer olağanüstü bir durum olursa belki on ayak parmağına da ihtiyaç duyar, ötesi fazlalıktır. Sadelik, sadelik, sadelik! Ben diyorum ki, işleriniz iki ya da üç olsun, yüz ya da bin değil. Milyonu saymak yerine yarım düzineyi sayın ve hesaplarınızı parmak uçlarınızda tutun. İnsanoğlu, uygar yaşamın çalkantılı denizinin ortasında, bulutlar, fırtınalar ve bataklık kumları arasında, bin bir tehlike içinde yaşamak zorundadır. Eğer kişi rotasını doğru ayarlayamazsa dibe batar ve limana ulaşamaz. Hayatta kalmak ve başarıya ulaşmak için usta bir hesaplayıcı olmak gerekir. Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir.” Nerede ve Nasıl Yaşadım (Türkçesi: Candan Selman)
Thoreau"Yabanda dünyanın kurtuluşu yatar.” görüşüne inanır, mutluluğun uçsuz bucaksız ormanlarda ve kasvetli bataklıklarda arar. Seçim yapması gerekirse, evini medeniyetin ortasına değil, yabanda inşa etmekten yanadır. “Bir çiftliğin sağlığı için nasıl bol miktarda gübre gerekiyorsa, insanın sağlığı için de dönümlerce çayır manzarası gerekir.” Doğanın gücünün bakir topraklarda yattığına inanır.
“Oyunuzu verin ancak onu bir kâğıt parçası olarak görmeyin, tüm nüfusunuzu kullanarak oy verin.” Diyen,  ödediği dolarların,  bir adam öldürmek üzere tüfek satın almaya yarayacağını düşündüğünden seçim vergisini ödemeyi reddeden ve “Ben ne yapayım?”diye soran vergi memuruna “Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan, istifa et.” diyen Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik terimini dünya üzerine yayarken, attığı her adımda bu tavrının arkasındadır. Transandantalizm ışığında Yürümek en sivil itaatsizliktir.



11 Eylül 2018 Salı

En iyi Kar Kış Filmlerinden 21'i




  1. 30 Days of Night (2007)



  1. Doctor Zhivago (1965)



  1. Fargo (1996)



  1. Cliffhanger (1993)



  1. The Grey (2012)



  1. The Shining (1980)



  1. Serendipity (2001)



  1. Kış Uykusu (2014)



  1. Snowpiercer (2014)



  1. Misery (1990)



  1. Dersu Uzala (1975)



  1. Vertical Limit (2000)



  1. Kraftidioten (2014)



  1. The Gold Rush (1925)



  1. Edge of Winter (2016)



  1. The Thing (2011)



  1. Transsiberian (2018)



  1. The Holiday (2006)



  1. The Snowman Official (2017)



  1. Joyeux Noel (2005)



  1. Frozen (2013)


8 Eylül 2018 Cumartesi

Milgram Deneyi; “Lütfen devam edin!”



"İnsan en zalim hayvandır."
Friedrich Nietzsche

Maddi sıkıntılar çeken, hayatını düzene sokmayı bir türlü beceremeyen iyi bir adam düşünün. Her şeyin kötüyü gittiği bir anda aldığı teklifle tüm hayatı bir anda değişen bir adam. Elliot’un günün birinde telefonu çalar on üç bölümden oluşacak bir yarışma programına katılmak isteyip, istemeyeceği sorulur. Elliot, gizli kameralar vasıtasıyla izlenecek, her bölümde verilen görevleri yerine getirecek ve her başardığı aşamada banka hesabına ödemeler yapılacaktır. Görevlerin her biri, bir öncekinden zorlu olup, para ödülü de o derece artış gösterecektir.
2014 yapımı 13 Sins (13 Günah),  Chookiat Sakveerakul’un yönettiği, 2006 Tayland yapımı 13: Game Sayawng (13 Ölüm Oyunu) adlı filmin tekrar çekimi. Her iki filmde de ödüle ulaşmak için zorlu bir mücadeleden geçen iki masum karakterin, otoriteye itaat ederken yaşadıkları değişime,  oyunların derecesi arttıkça insanlıktan çıkışlarına tanık oluyoruz.
Sineği yakala, öldür ve ye komutu ile başlayıp, hayal gücünün sınırları zorlayan şeytani görevlerle karşılaşan oyuncular, sıradan bir insanın koşullara bağlı olarak bir canavara dönüşebileceği tezini doğrular niteliktedir.
Gerçek hayatta ucunda bir ödül olmaksızın otoriteye itaat eden, masum insanlara işkence yapan pek çok zalim var.  Emirlere uydukları gerekçesiyle diğer vatandaşları katletmiş, görevlerini yaptıklarını düşünerek insanlıkların çıkmış binlerce kişi.

“Bu satırları yazdığım esnada, üstümden beni öldürmeye çalışan uçaklar geçiyor. Bana kişisel olarak düşmanlıkları yok, benim de onlara. Onlar sadece, nasıl derler ‘görevlerini yapıyorlar.’ Çoğu eminim ki gerçek hayatlarında asla cinayete teşebbüs etmeyecek kadar kibar, yasalara uyan kimseler. Öte yandan, biri beni parçalara bölmekte başarılı olursa, bundan böyle uyku da uyuyamayacak.” George Orwell

Avrupalı Yahudilerin, Nazilerce soykırıma uğraması tarihin en kirli eylemlerinden biridir. Nazi subayları üstlerinden aldıkları emirler ile vicdanları arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıysalar, bu seçimin kazanan tarafı otoriteye itaat olmuştur.
20. yüzyıl psikolojisinin en ünlü ve tartışmalı figürlerinden biri olan Stanley Milgram, Nazi savaş suçlusu Adolf  Eichmann'ın Kudüs'te yargılanmaya başlamasından sonra yaptığı deneyle şu soruya cevap aradı;
" Eichmann ve soykırımda yer alan milyonlarca asker, sadece emirlere itaat ediyor olabilirler miydi? Hepsi bu suça ortak sayılmaz mı?”
1960’ların başlarında, Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olan Stanley Milgram, bir “şok makinesi” yaptı ve insanların; kendileri gibi sıradan insanları cezalandırırken ne kadar ileri gidilebileceklerini görmek için bir gazete ilanıyla kendine denekler aradı. 20-50 yaşları arasında gönüllülerin katılımıyla oluşacak deneyin karşılığında, katılımcılara 4.50$ ödenecektir. Denek, deneyi yarım da bıraksa, bu parayı almaya hak kazanacaktır. 
 Yüzlerce sıradan Amerikalıyı bir bodrum laboratuarına sokup deneylere başlayan Milgram, deneklere deneyin gerçek amacını açıklamaz. Denekler “öğrenmede cezanın etkisi” üzerine yapılan bir deneyin parçası olduklarını sanırlar. Katılımcılardan birinin öğretmen, diğerinin ise öğrenci rolü üstleneceği söylenir. Öğretmen olan denek, öğrenci deneğe sözcük çiftlerinden oluşan bir liste okuyacak aldığı her yanlış cevap karşılığında öğrenci deneği elektrik şoku ile cezalandıracaktır.
Katılımcıların bilmediği noktalardan biri de öğrenci denek rolünü aslında projenin bir parçası olan aktörlerin oynadığıydı. Gelen denekler her koşulda öğretmen rolünü üstlenmek durumundaydılar. Deneyin asıl odak kişisi öğretmendir. Öğrenci denek bir sandalyeye oturtulup, hareketlerini kısıtlamak amacıyla kolları sabitlenir ve bileğine bir elektrot takılır. Bu yapılan sözde işlemleri gören öğretmen denek, gerçek deney odasına alınıp, elektro şok jeneratörünün önüne oturtulur.
Cihazda yatay olarak sıralanmış, 15 Volt’tan 450 Volt’a kadar 15’erlik aralıklarla çıkan 30 düğme vardır. Cihazda “HAFİF ŞOK”tan, “TEHLİKE- AĞIR ŞOK”a kadar ayıran etiketler de mevcuttur.
Aslında hiç elektrik şoku almayan öğrenci denek aktörler verdikleri her yanlış cevapta, aldıkları elektriğin acısıyla seslerini biraz daha yükseltirler. Deneğin amacı emri almış deneğin, kurbana uyguladığı şiddeti hangi seviyeye kadar götürebileceğini görmektir. Aktörden gelen acı çığlığını duyan öğretmen denek her tereddüt ettiğinde, otorite ona devam etmesini emreder.
  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney gereği devam etmeniz gerekmektedir.
  3. Devam etmeniz gerçekten çok önemlidir. 
  4. Başka seçeneğiniz bulunmuyor, devam etmek zorundasınız.

Deneyin sonunda, deneklerin %65'i,  otoriteye itaat ederek,  450 voltluk en yüksek derecede elektriği öğrenci konumundaki aktöre uygulamıştır.
Milgram ulaştığı sonuçları açıklayan iki ana kuram geliştirdi.
Uyum Kuramı; Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur.
Araçlaşma Kuramı; Milgram’a göre, “itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öznitelikleri bunu izler”. Bu temel olarak askeri açıdan otoriteye saygının temelidir; askerler üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.
 İtaat ederken sorumluluğun kendisinden çıktığını hisseden, bir görevi yerine getiriyor olmanın egosuyla büyük bir güce hizmet ettiğini sanan insanoğlu, yıkıcı bir yok etme sürecinin de parçası olabiliyor.       
Platon’dan Hobbes’a kadar otoriteye itaat kavramı tüm dönemlerde analiz edilmiş, ahlaki yargılar ve vicdanın üstünlüğü ne denli etkin olup, olmadığı sorgulanmıştır.
XVIII. yüzyılda "Otorite doğaya aykırıdır” diyen Godwin’in aksine, insanın doğası, otoritenin ‘gizli çekiciği’ altında ezici güç olmayı sürdürüyor. Tarihin sadistler antolojisi, sayfalarını çoğaltmaya devam ediyor.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Naylon Sözler

Kendimi bildim bileli edebiyatın içindeyim. En sevdiğim hobim okumak ve yazmak. Edebiyat dünyasını gezi aleminden bile daha çok sevdiğim doğrudur.

Daha yedi yaşındayken hikayeler, şiirler yazıyormuşum. Geçenlerde temizlik yaparken rastladım bu hikayelere. Giriş-gelişme-sonuç ekseninde, mesajı olan, belirli bir olay örgüsüne sahip hikayeler.. Gözlerim doldu. Akranlarım dışarıda sek sek oynarken, bisikletle dolaşırken ben oturup hikayeler yazmışım karga burga el yazımla.
Ama sonra düşündüğüm de benim de nice ip atladığım, sek sek oynadığım, bisikletle hava kararana dek köyde gezdiğim zamanları anımsadım. Daha o zamanlar belliymiş işte; hem evden çıkmadan sürekli okuyup yazmayı isteyecek kadar içe dönük hem de sürekli dışarıda olup gezip tozacak, sosyalleşip yeni arkadaşlıklar edinecek kadar da dışa dönüktüm.

7 yaşımda neysem şimdi de oyum. Hem fazlasıyla içe dönük, hem de dış mihraklarsız yaşayamayan.
Bu zıtlık yıllarca beni yazma disiplininden alıkoysa da çok da yaratıcı kıldı aslında. Yazmak için kalemi elime aldığımda içimden başka başka evrenlere ait öğeler çıktı. Hem renkli hem karanlık, hem hüzünlü hem komik, hem var hem yok, hem her şey hem de hiçbir şey. Kendimi tek bir kategoriye, tek bir etikete, tek bir kültüre ait hissetmedim hiçbir zaman. Hepsiydim ve hiçbiriydim. Bütün şiirlerimde, kısa hikayelerimde, mektuplarımda, seyahat yazılarımda aslında hep bundan bahsettim.

İlk kitabım Naylon Sözler çıktığındaki sevincimi tarif etmem kolay değil. İnsan en büyük hayali gerçekleşince nasıl hisseder?
Naylon Sözler‘in dağıtım ve reklam işi hayalimdeki gibi olmadı ama baskısı ve editöryel işleri gerçekten hayalimdeki gibi.
2017 yazı ve sonbaharı benim için bu yüzden hep özel kalacak.
Neden şiir? Çünkü her zaman ilk önce hep şiir vardı. Kitapta 17 yıl, 15 yıl, 10 yıl öncesinde yazılmış şiirler var. Onlar hep benleydiler, okurlarını beklediler. Yenileri gelecek mi? Neden olmasın!
Naylon Sözler dünyasına dahil olmak isterseniz KitapyurduHepsiburadaKitapambarıRobinson Crusoe 389,  Kafekültür YayıncılıkHugendubelKitapmatikSinwelKitapavrupa ve Amazon‘dan edinebilirsiniz.
Goodreads sayfası için buraya, 1001 kitap sayfası için buraya, ekşi sözlük için de buraya göz atabilirsiniz.

16 Nisan 2018 Pazartesi

"Bir romana ölü başlayan karakterler yaşayanlardan daha çok iz bırakıyor"



NÖBET ÇİÇEĞİ ikinci romanınız. 0-1. roman arası ile 1-2. romanlar arası farklarını ya da benzeş yönlerini anlatır mısınız bize?

Karaktersiz romanına kadar öykülerle içli dışlıydım. Ama gün geldi öykülerin boyu uzadı. Sayfalar yetmez oldu ve Karaktersiz doğdu. Yapısal açıdan her iki romanın da birbirine yakın yönleri var. Dört yılın ardından çıkan Nöbet Çiçeği de tıpkı Karaktersiz gibi içinde hikayeler barındıran bir roman. Karaktersiz’de baş kahraman Aliço’nun karşısına çıkan yazamadığı romanının karakterleri ona hikayelerini anlatırken, Nöbet Çiçeği’nde iki kadın gece boyunca birbirlerine kendi hikayelerini anlatıyorlar.
Nöbet Çiçeği, Karaktersiz’e göre daha dişi bir roman. Nöbet Çiçeği’nde kadınsal bir duyarlılıkla atılıyorken adımlar, Karaktersiz’in ayakları daha umursamaz ve eril.   O ile 2 arası iki adımlık uzun bir koşu.

Dişi yani erkeğin zıttı olarak... Genelde erkek-kadın olarak farklı bağlamda tür adlarını genelde karıştırırız ya. Nüvit Alkan da bir dişi ve şair. Eril tahakkümü oyunu değil midir artık şiir ve artık roman "da"?

Nüvit Alkan’ı intihara ne sürükledi, neler yaşadı bilmiyoruz. Ölümü üzerinden fikir yürüten insanlardan öğrenmeye çalışıyoruz nasıl bir kadındı, nasıl bir şairdi? Eğer ortada bir zorbalık varsa bu eril tahakkümü üzerinden yapılan bir oyundan çok, yanlış giden sistemin sonucudur. Yazardan okura, yayıncıdan çevirmene, kitapçıdan dağıtımcıya kadar uzanan bir çark var. Bu zincirin halkalarında kopukluk olunca bu herkesi etkiliyor. Ve herkes kadar Nüvit Alkan da tökezlemiş olabilir.  Ve Halil CİBRAN’ın da dediği gibi “kendini savunmak için de intihar etmiş olabilir.”

O bir kurbandı diyorsunuz yani. O halde Nöbet Çiçeği'ne girelim artık. Sanırım bu bir kurgu. Elbette ki her kurgu gibi gerçeklerin de işaret yelpazesi... Nöbet Çiçeği fikri nasıl doğdu?

2012 yılından beri kadın yazarlar olarak Kafekültür Yayıncılık bünyesinde kadına dair öyküleri, şiirleri, masalları ve diğer duyarlılıkları kaleme alıyoruz. 2013 yılında Hayatımın Bütün Kadınları başlığı altında bir kitap hazırlıyorduk. Ben de o kitaba “Büyüten, Yürüten ve Çürüten Kadınlar” diye bir yazı yazdım. O yazıdan beri içimde beni ben yapan tüm kadınları bir araya getirme arzu vardı. Öyle mistik takıntılarım yoktur ama bir gece topuz yapmış saçıyla Simone de Beauvoir rüyama girdi. Bana bir kitap uzatıyordu. Virginia Woolf’a üniversite yıllarımdan beri zaten hep yakındım. İntihar mektubu, Lytton Strachey ile yakın dostluğu üzerine kafa yormuş epey araştırma yapmıştım. Sonra Nilgün Marmara’nın "Slyvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" tezine yoğunlaştım.  Gizdökümcü şiire yakınlaştım. Ve bu dünyadan bile isteye giden kadın şairlerin, yazarların ağırlığı Nüvit Alkan’ı doğurdu bende. Gerçi doğduğu anda ben onu öldürdüm ama bir romana ölü başlayan karakterler, yaşayanlardan daha çok iz bırakıyor diye düşünüyorum. Vildan ve Derin var tabi bir de Nöbet Çiçeği’nde. Onlar da büyüten, yürüten ve çürüten kadınların tam merkezinde, ıssız olmayan bir adada kendi ıssızlıklarında duruyorlar.

Biraz da Derin ve Vildan’dan bahsedelim o zaman. Lodostan sığınıp, geceyi geçirdikleri o evde ne buldular? 

‘İlk şişe aşka dair olsun’ dediler. ‘Bugünden sonra görüşmeyiz, hadi birbirimize kimseye anlatmadıklarımızı anlatalım,’ dediler. Kadehler çoğalıp, şişeler bittikçe o evde kendilerini buldular.

“Üç çeşit kadın vardı. Sadece beyaz ve kırmızı oje süren French kadınlar, canının istediği her rengi süren Amazon kadınlar ve tırnaklarını yiyip, oje sürmeyen yersiz yurtsuz kadınlar.” diyorsunuz romanınızda. Vildan ve Derin’in tırnakları nasıl? 

Nöbet Çiçeği’nde French bir kadın yok. Derin Amazon bir kadın, Vildan ise yersiz yurtsuz.

Neden roman bölümler yerine 3 şişe şaraptan, 15 kadehten oluşuyor?

“3 bardak şarap içsek kurtulurduk yahut bir adam bıçaklasak” Geyikli Gece şiirinde bulunan bu dize hikâyenin bütününe yayılmış durumda. Romanı bölümlerden oluşturmaktansa, karakterlerin içtiği kadehler üzerinden hikâyeyi anlatmayı daha samimi buldum. Böylece tek gecede geçen Nöbet Çiçeği’nin dili kadehler bittikçe çözüldü, rengi buruk, tadı kırmızı oldu.