24 Mayıs 2018 Perşembe

Naylon Sözler

Kendimi bildim bileli edebiyatın içindeyim. En sevdiğim hobim okumak ve yazmak. Edebiyat dünyasını gezi aleminden bile daha çok sevdiğim doğrudur.

Daha yedi yaşındayken hikayeler, şiirler yazıyormuşum. Geçenlerde temizlik yaparken rastladım bu hikayelere. Giriş-gelişme-sonuç ekseninde, mesajı olan, belirli bir olay örgüsüne sahip hikayeler.. Gözlerim doldu. Akranlarım dışarıda sek sek oynarken, bisikletle dolaşırken ben oturup hikayeler yazmışım karga burga el yazımla.
Ama sonra düşündüğüm de benim de nice ip atladığım, sek sek oynadığım, bisikletle hava kararana dek köyde gezdiğim zamanları anımsadım. Daha o zamanlar belliymiş işte; hem evden çıkmadan sürekli okuyup yazmayı isteyecek kadar içe dönük hem de sürekli dışarıda olup gezip tozacak, sosyalleşip yeni arkadaşlıklar edinecek kadar da dışa dönüktüm.

7 yaşımda neysem şimdi de oyum. Hem fazlasıyla içe dönük, hem de dış mihraklarsız yaşayamayan.
Bu zıtlık yıllarca beni yazma disiplininden alıkoysa da çok da yaratıcı kıldı aslında. Yazmak için kalemi elime aldığımda içimden başka başka evrenlere ait öğeler çıktı. Hem renkli hem karanlık, hem hüzünlü hem komik, hem var hem yok, hem her şey hem de hiçbir şey. Kendimi tek bir kategoriye, tek bir etikete, tek bir kültüre ait hissetmedim hiçbir zaman. Hepsiydim ve hiçbiriydim. Bütün şiirlerimde, kısa hikayelerimde, mektuplarımda, seyahat yazılarımda aslında hep bundan bahsettim.

İlk kitabım Naylon Sözler çıktığındaki sevincimi tarif etmem kolay değil. İnsan en büyük hayali gerçekleşince nasıl hisseder?
Naylon Sözler‘in dağıtım ve reklam işi hayalimdeki gibi olmadı ama baskısı ve editöryel işleri gerçekten hayalimdeki gibi.
2017 yazı ve sonbaharı benim için bu yüzden hep özel kalacak.
Neden şiir? Çünkü her zaman ilk önce hep şiir vardı. Kitapta 17 yıl, 15 yıl, 10 yıl öncesinde yazılmış şiirler var. Onlar hep benleydiler, okurlarını beklediler. Yenileri gelecek mi? Neden olmasın!
Naylon Sözler dünyasına dahil olmak isterseniz KitapyurduHepsiburadaKitapambarıRobinson Crusoe 389,  Kafekültür YayıncılıkHugendubelKitapmatikSinwelKitapavrupa ve Amazon‘dan edinebilirsiniz.
Goodreads sayfası için buraya, 1001 kitap sayfası için buraya, ekşi sözlük için de buraya göz atabilirsiniz.

16 Nisan 2018 Pazartesi

"Bir romana ölü başlayan karakterler yaşayanlardan daha çok iz bırakıyor"



NÖBET ÇİÇEĞİ ikinci romanınız. 0-1. roman arası ile 1-2. romanlar arası farklarını ya da benzeş yönlerini anlatır mısınız bize?

Karaktersiz romanına kadar öykülerle içli dışlıydım. Ama gün geldi öykülerin boyu uzadı. Sayfalar yetmez oldu ve Karaktersiz doğdu. Yapısal açıdan her iki romanın da birbirine yakın yönleri var. Dört yılın ardından çıkan Nöbet Çiçeği de tıpkı Karaktersiz gibi içinde hikayeler barındıran bir roman. Karaktersiz’de baş kahraman Aliço’nun karşısına çıkan yazamadığı romanının karakterleri ona hikayelerini anlatırken, Nöbet Çiçeği’nde iki kadın gece boyunca birbirlerine kendi hikayelerini anlatıyorlar.
Nöbet Çiçeği, Karaktersiz’e göre daha dişi bir roman. Nöbet Çiçeği’nde kadınsal bir duyarlılıkla atılıyorken adımlar, Karaktersiz’in ayakları daha umursamaz ve eril.   O ile 2 arası iki adımlık uzun bir koşu.

Dişi yani erkeğin zıttı olarak... Genelde erkek-kadın olarak farklı bağlamda tür adlarını genelde karıştırırız ya. Nüvit Alkan da bir dişi ve şair. Eril tahakkümü oyunu değil midir artık şiir ve artık roman "da"?

Nüvit Alkan’ı intihara ne sürükledi, neler yaşadı bilmiyoruz. Ölümü üzerinden fikir yürüten insanlardan öğrenmeye çalışıyoruz nasıl bir kadındı, nasıl bir şairdi? Eğer ortada bir zorbalık varsa bu eril tahakkümü üzerinden yapılan bir oyundan çok, yanlış giden sistemin sonucudur. Yazardan okura, yayıncıdan çevirmene, kitapçıdan dağıtımcıya kadar uzanan bir çark var. Bu zincirin halkalarında kopukluk olunca bu herkesi etkiliyor. Ve herkes kadar Nüvit Alkan da tökezlemiş olabilir.  Ve Halil CİBRAN’ın da dediği gibi “kendini savunmak için de intihar etmiş olabilir.”

O bir kurbandı diyorsunuz yani. O halde Nöbet Çiçeği'ne girelim artık. Sanırım bu bir kurgu. Elbette ki her kurgu gibi gerçeklerin de işaret yelpazesi... Nöbet Çiçeği fikri nasıl doğdu?

2012 yılından beri kadın yazarlar olarak Kafekültür Yayıncılık bünyesinde kadına dair öyküleri, şiirleri, masalları ve diğer duyarlılıkları kaleme alıyoruz. 2013 yılında Hayatımın Bütün Kadınları başlığı altında bir kitap hazırlıyorduk. Ben de o kitaba “Büyüten, Yürüten ve Çürüten Kadınlar” diye bir yazı yazdım. O yazıdan beri içimde beni ben yapan tüm kadınları bir araya getirme arzu vardı. Öyle mistik takıntılarım yoktur ama bir gece topuz yapmış saçıyla Simone de Beauvoir rüyama girdi. Bana bir kitap uzatıyordu. Virginia Woolf’a üniversite yıllarımdan beri zaten hep yakındım. İntihar mektubu, Lytton Strachey ile yakın dostluğu üzerine kafa yormuş epey araştırma yapmıştım. Sonra Nilgün Marmara’nın "Slyvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" tezine yoğunlaştım.  Gizdökümcü şiire yakınlaştım. Ve bu dünyadan bile isteye giden kadın şairlerin, yazarların ağırlığı Nüvit Alkan’ı doğurdu bende. Gerçi doğduğu anda ben onu öldürdüm ama bir romana ölü başlayan karakterler, yaşayanlardan daha çok iz bırakıyor diye düşünüyorum. Vildan ve Derin var tabi bir de Nöbet Çiçeği’nde. Onlar da büyüten, yürüten ve çürüten kadınların tam merkezinde, ıssız olmayan bir adada kendi ıssızlıklarında duruyorlar.

Biraz da Derin ve Vildan’dan bahsedelim o zaman. Lodostan sığınıp, geceyi geçirdikleri o evde ne buldular? 

‘İlk şişe aşka dair olsun’ dediler. ‘Bugünden sonra görüşmeyiz, hadi birbirimize kimseye anlatmadıklarımızı anlatalım,’ dediler. Kadehler çoğalıp, şişeler bittikçe o evde kendilerini buldular.

“Üç çeşit kadın vardı. Sadece beyaz ve kırmızı oje süren French kadınlar, canının istediği her rengi süren Amazon kadınlar ve tırnaklarını yiyip, oje sürmeyen yersiz yurtsuz kadınlar.” diyorsunuz romanınızda. Vildan ve Derin’in tırnakları nasıl? 

Nöbet Çiçeği’nde French bir kadın yok. Derin Amazon bir kadın, Vildan ise yersiz yurtsuz.

Neden roman bölümler yerine 3 şişe şaraptan, 15 kadehten oluşuyor?

“3 bardak şarap içsek kurtulurduk yahut bir adam bıçaklasak” Geyikli Gece şiirinde bulunan bu dize hikâyenin bütününe yayılmış durumda. Romanı bölümlerden oluşturmaktansa, karakterlerin içtiği kadehler üzerinden hikâyeyi anlatmayı daha samimi buldum. Böylece tek gecede geçen Nöbet Çiçeği’nin dili kadehler bittikçe çözüldü, rengi buruk, tadı kırmızı oldu.

13 Nisan 2018 Cuma

Sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi


Felaketlerin, savaşların, çöküşlerin, globalizmin ve teknolojinin çağı olan 20. yüzyılın tam başında 29 Haziran 1900 günü doğdu Antoine de Saint-Exupéry. Onu evrensel bir tanınmışlık düzeyine çıkaran yapıtın Küçük Prens olduğunu çoğumuz iyi biliriz. Pek azımızın da onun iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi –bundan böyle onu Saint-Ex olarak anacağız- bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısaca Saint-Ex, en az İsa, Musa ve Muhammed kadar (ki Sezar, Konfüçyus, Fâtih ve Mustafa Kemal kadar) Yeryüzü'nü günün birinde Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” ilk birkaç kişiden birisidir.

Kanımca Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Ex'in en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Nedir İnsanların Dünyası? Bir roman? Bir anlatı? Deneme? Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun ve Güney Postası'nın organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Ex için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitap İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Ex'in ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta:

“Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.”

Saint-Ex, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. Insanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Ex, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Ex, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu:

“Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dansettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.”

Gece Uçuşu'nda Saint-Ex'in yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu.

Saint-Ex'in ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde biraraya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.”

Saint-Ex 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı.

1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Ex bu kitabı Leon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Leon Werth'e.”

1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Ex. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Ex ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.

HALİL GÖKHAN

23 Mart 2018 Cuma

Kediler ne okur?



Hiç kitap okumadıklarını düşünsek de kitaplara en çok kedileri yakıştırırız. Demek ki onların öyle ya da böyle okuduklarını, kendi evrimleri içinde kültürlerine yakışan bir eylemleri olduğunu düşünüyoruz. Sürekli onlara bakıyor, gözucuyla süzüyor ama bulamıyoruz. Sahi kediler ne okuyor sizce?
Eğer aynı nevrotik kişilik salgını kedilerden sahiplerine de bulaşıyorsa ben size şimdi evimizdeki kediden hiç mi hiç bahsetmeyeyim; o zaman elbette sempati yerine antipati yaratırız.
Pati demişken, kediler aslında kitapların ana malzemesi olan kâğıtlarla hiç de başı hoş olmayan bir ergonomiye sahiptirler. Yumakları ve kâğıtları kurcalamaktan, yırtmaktan ve ısırmaktan çok zevk alırlar. Kedilerin patilerinin altında saklı olan pençeleri, Agatha Christie‘nin o polisiye romanlarında okura varlığını asla hissettirmediği, üstelik ipucu da bırakmadığı gerçek suçlulara benzemezler mi? Üstte yumuşacık parmaklar, kıvrılarak giden son derece muntazam devinimlerin altında büyük bir gerçeklik gerilimi: Kan ve hakikat.
Gerçekten de kediler okur mu?
Onların sadece, gözlerinden daha iyi duyuluk görevi yapan burunlarından terleyebildiğini biliyor musunuz? Bunun nedeni kuşkusuz gövdelerinin tüylerle kaplı olmasıdır. Üstelik bu tüyler de mevsim mevsim uzunluk ve kısalık konusunda değişken bir örtüye sahiptirler. Kediler bu tüyleri yarın hiç dökülmeyecek yenilenmeyecekmiş gibi özenle temizlerken aslında bir oto-masajı da gerçekleştirirler. Belki de, atmosferden ve yakın çevrelerinden düşen koku zerreciklerini burun ve dillerindeki reseptörlerde bilgiye dönüştürüyorlardır; o halde tüylere ulaşan her zerre bir bilgi kodudur. Bu durumda kedilerin bir Koku Alfabesi olması gerekir. A’dan Z’ye ya da Acı’dan Zehirli’ye kadar yeryüzünün bütün kokuları varolmalı bu skalada…
Bu durumda kedilerin tek bir kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve bu da bize kediler için neden hâlâ bir kitap dükkânı olmadığını gayet iyi açıklar ya da petshop’ların bazı reyonları bu görevi pekala üstlenmektedir. Mesela ne olabilir bu reyonlar? Mamalar elbette… Artık soylarının tamamen tükenmesi gereken hayvan dükkânlarındaki mama rafları aslında kitap raflarıdır kediler için. En çok koku onlarda barınabilir.
Genel durumuyla sokak ve bahçeler kediler için şehir kütüphaneleri demektir. Rüzgâr, insan ve taşıt hareketleri, çöpler ve hava olaylarıyla bu kitaplar interaktif olarak her gün sürekli değişmektedir.
Bizler yani kedilerin sahibi olduğunu sanan bizler de birer kitap modeli olabiliriz pekâlâ kediler için. En az onlar kadar bedenimiz günlük periyodik ya da rastlantısal koku değişimleri taşımaktadır.
Fakat iş, asıl gerçeği, kedilerin bize sahip olduğunu düşünmeye, anlamaya ve kabullenmeye gelince belki de biz insanlar kediler için sadece okuma eylemini ifade ediyoruz. Biliyorsunuz bu eylem kültürün içindedir, yani doğa dışında gerçekleşir. Bizlere, kendi evrimleri içinde sahip olma becerisini gösteren kedilerin kültürsüz olduklarını artık kimse söyleyemeyecektir, yani kediler aslında bizi okurlar: İnsanları…
Kedilerin yazarlığını şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Uygarlık evrimi içinde insana en yakın ve izole, özgül bir canlı türü olan kedi için bu yakınlıktan doğan beceriler de kuşkusuz yok değildir.
Kedilerin okurluğu üzerine şimdiye kadar yapageldiğimiz akıl yürütmeleri biraz geliştirdiğimizde ve belki yakın zamanda onların yazarlığı ve eserleri üzerine de birkaç söz etme cesaretini kendimizde bulabiliriz. Eğer onların tüylerini kitap kâğıdı olarak hayal edebiliyorsak, kokuları da hayalimizde harflere, sözcüklere ve cümlelere çevirebiliyorsak neden bunların hazırlayıcıları olanlar da onlar olmasın?
Belki de sonraki yazıda gerçekleşir bu…



20 Mart 2018 Salı

Frida, sizi içeride bekliyor


Frida Kahlo’nun günümüzde neden bu kadar çok konuşulup tartışıldığı, tüm kadınların idolü haline geldiği, tüm erkeklerin gözünde hayranlık uyandırdığı oldukça merak edilir. Onun hissettikleri, söyledikleri, yazdıkları, çizdikleri, resmettikleri, yaşarken geride bırakmak zorunda kaldıkları ve öldükten sonra geriye bıraktıklarıyla baştan aşağı muazzam bir hikâyenin muazzam bir baş karakteri olması olabilir mi? Âşık, sevgili, tutkulu, şehvetli, merhametli, onurlu, devrimci, politik, sanatçı, dişi, kendi hikayesinin yazarı, yönetmeni, oyuncusu olması da cabasıdır belki.

Daha önceleri Freud, Thoreau ve Gandhi ile çıktığım yolculuğun devamında Frida Kahlo ile birlikteyim. Bu maceraya siz okurları da davet etmek istiyorum. Çünkü bu yolculuk diğerlerinden biraz farklı. Gerçi her yolculuk kendi içinde farklılıklar ve acı-tatlı anekdotlar barındırır. Şimdi hayal edelim, zira hayallerimizdir bizi bir nevi ayakta tutan, öğle vakti diyelim, bir nehrin kıyısında, her yer ıssız, dağlardan nemli rüzgârlar esiyor ve saçlarınızı dağıtıyor, kulağınıza hafiften tatlı bir melodi getiriyor. (Chavela Vargas, La Llorona)

Uzaktan bir kadın görünüyor, esmer, zayıf. Saçlarında ve ellerinde baharın müjdecisi çiçekler var, yanınıza yaklaşıyor, çiçekleri uzatıyor. Tanıyorsunuz onu. 

Yaşadıklarıyla baş etme yolunu ararken bu dünyaya sıkışmış ruhunu sanatıyla yatıştırmaya çalışmış, sanat tarihinde Frida Kahlo olmuş bir kadın. Belki de sadece biraz olsun nefes almak için resim yapmış bir sanatçı. Gözlerinize inanamıyorsunuz, heyecandan elleriniz titreyerek alıyorsunuz size uzattığı çiçekleri. Bununla da kalmıyor, kolunuza giriyor, nehir boyunca ilerlemeye başlıyorsunuz. Ama dikkatli olun, fazla hızlı yürüyemiyor bu acılarıyla yoğrulan kadın. Sağ bacağı aksıyor, dayanılmaz ağrılar giriyor. Ne yaşadığını ve hissettiğini anlamanız imkansız ki zaten o da bunu istemiyor. Sadece kendisine eşlik etmenizi ve yol boyunca gülümsemenizi arzuluyor. Eğlenceli hikayeler anlatıyor, ilişkilerini, kardeşlerini, Diego’yu! Orada duruyor, derin bir soluk alıyor, oturup dinlenmek istiyor. Onu bir türlü kendine getiremiyorsunuz, gözyaşlarını siliyorsunuz ellerinizle. Yaşamı karşısındaki duruşuna aşık olamadan edemiyorsunuz. Gerçekten elinizde değil bu!

Sonsuz bir saygıyla önünde eğiliyorsunuz, vazgeçmeyişinin.

Ama sizi, kendi karanlığına çekmiyor, kalkıyor yerinden, şimdi daha güçlü, ayakları sağlam basıyor, daha hızlı yürüyor, tüm nehri dolaşmak istiyor, tüm çiçekleri koklamak.. “Yeryüzünde bir gezginiz hepimiz, sizler bunun ötesinde misiniz?” diyor. Nereye gitmek isterseniz gidin, bir ağaç altında dinlenin gerekirse, kendinizi dinleyin ve asla mücadeleyi bırakmayın diye devam ediyor.

Hayatım mahvoldu, gideyim yerime oturayım tarzı bir yaşam değil bu!

Yaşamın tüm renklerini, kokularını, güzelliklerini ve kötülüklerini içine çekerek ilerlemek, bıkmadan usanmadan.

Ve suyun gideceği yerler ne kadar da macera doludur, öylesine canlı ve hareketli. Uzaklara daha da uzaklara akar, ta ki gözden ırak bir yerlerde yitene kadar.

Yüreğinizi alın ve cesaretinizi, haydi gidiyoruz. Frida, sizi içeride bekliyor.



Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?



Kendime de soruyorum: Hayatım boyunca kaç kitap okuyabilirim?

Okumaya başladım başlayalı ilk meraklarımdan birisiydi bu ve geçtiğimiz zamanlarda bunu cidden anlamanın ve öğrenmenin peşine düştüğümde 27.000 ile 1200 arası rakamlarla karşılaşınca, pişman oldum demeyeceğim, ama gerçekten de hevesim çok azaldı. Zira bu araştırma merakının arkasından belki de hepimizin okuma alışkanlıklarımızı sorgulamamıza yol açacak, belki de verimli, keyifli okumalara, seçimlere yönelebileceğimiz çeşitli veriler ortaya çıkacaktı.
Kitap okumanın ya da genelde okuma pratiğinin kitap ya da sayfa sayısı olarak hesaplanmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Öyleyse bu sayı, az ya da çok, ve onu bilmemiz ne işe yarayacak her şeyden önce? Sanırım bu uyanış bizde ilkin bir rahatlamaya yol açacak ve en azından Türkçede 150.000'e yaklaşan tedarik edilebilir-okunabilir kitap sayısına daha sakin bakmamızı ve o yığını seçimlerimiz sayesinde doymuş olarak kabul edebilmemiz sağlamış olacak.

Hangi 4000 kitap / 1 Ömür?

Bu hesabı tam olarak yapmamızı engelleyen bir unsur da hayatımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayısının yaş, dönem, ihtiyaç ve sosyal-ekonomik koşullara göre sürekli olarak değişecek olmasıdır.
En sonunda şuna karar vermek zorunda hissettim kendimi: Sayılardan uzaklaşıp sayıları ne olursa olsun ne kadar yerine hangi kitapları -tabii zaman içinde onları neden- okuyacağımı öğrenmem daha doğru bir tutum olacaktı. Ve kafamdan gitmeyen rakamsa 4000 kitap / 1 Ömür'dü genellikle, ama HANGİ 4000 KİTAP?
Burada gerçekten de büyük bir kapsamdan söz ediyorum, henüz kitap ve yazar çeşitlerine girmeden. Kimse durduk yerde ömrünü 4000 kitap okumaya adamak zorunda değil; belki de hayatın yarısından sonra bu sayı 400'e de düşebilir tecrübeler ve yaşantılar arttıkça bilgi-sentez yolculuğunda bilinçliliklerimiz çoğaldığı sürece.
Sonuç olarak 4000 kitabın "varmam gereken değil", çıkmam gereken nokta olduğuna karar verdim. Ben ömrüm boyunca 4000 kitaplık bir okuma yolculuğu yapmış olmalı ve son noktada kaç kitap okumuş da olsan zihinsel hacim olarak yaptığım yol bu kadar kitaba denk düşen bir keyif, zevk ve giderilmiş-doyurulmuş merak ve dürtülerine sahip olmamı sağlamalıydı.

Bilmek, Anlamak ve Olmak-Yapmak

Bütün sıra işte bu. Eğer kitaplarınızla işiniz olacaksa ömrünüz boyunca, onları salt eğlence aracı olarak bile görmenizde bir sakınca yok... Bizler, bize bizi gösteren eşdeğer aynalar yaratarak kurduk uygarlığımızı. Sadece dil değil, kültür farklılıklarımızı bile kapatıp anlaşmaya, hayatı ve kendimizi anlamaya çalışırken bu eşdeğer aynaları, yani bize bakan aynalara, yani kitaplara her zaman ihtiyacımız olacak. Eğlencelerimiz yorgunluklarımızı ve bıkkınlıklarımızı alarak hayatımıza kısa süreli ve sık yeniden dönüşlerimizi yumuşatırlar. Sıralaması çok önemli değilse de önce bilip, sonra anlayıp en sonunda da gereken neyse onu yapar ya da oluruz. Hiçbir ilerini alır onları şey bitmez, gene aynalardan görüntülerimizin bilgilerini alır ve yine onların uzantısında yine gerekenleri yapar ve oluruz. Kitap bu işlemler içinde en sessiz ve sadık rehberlerdir.
Bu güzel ve anlamlı yolculukta gerçekten de hepimiz kendi 4000 kitabımızın neler olduklarını en azından simgesel düzeyde bilip anlamalıyız.

15 Mart 2018 Perşembe

Küçük Prens'in Atlası

O sadece bir Küçük Prens değildi: Gece Uçuşu'nun Güney Postası'nı İnsanların Dünyası'na taşıyan bir Savaş Pilotu'ydu aynı zamanda...
Küçük Prens'in kimliğini, niceliğini tamamlayan tüm bu kişi ve mekânlar Exupéry Atlası'nın temel yapıtaşlarıdır: Yeryüzü, Evren, Gökyüzü, İnsan, Gezegenler...
Pek azımızın Saint-Exupéry'nin iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısacası Saint-Exupéry, en az efsane liderler, peygamberler, âlimler ve kahramanlar düzeyinde Yeryüzü'nü Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” birkaç bilge kişiden birisidir.
Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Exupéry'nin en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun (Le Vol de nuit) ve Güney Postası'nın (Le Courrier de sud) organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Exupéry için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitaptır. İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Exupéry'nin ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta:
“Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.”
Saint-Exupéry, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. İnsanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Exupéry, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıyordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Exupéry, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu:
Saint-Exupéry Toplu Eserleri
“Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dans ettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.”
Gece Uçuşu'nda Saint-Exupéry'nin yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu.
Saint-Exupéry'nin ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde bir araya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.”
Saint-Exupéry 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı.
1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Exupéry bu kitabı Léon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Léon Werth'e.”
1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Exupéry. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Exupéry ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.

12 Mart 2018 Pazartesi

Askeri İtaat suç mu?

Milgram’ın insan doğasına ilişkin ünlü Deney’inin * bulguları bizi 50 yıldır meşgul ediyor. Peki, onlara ne kadar güvenebiliriz? Deney, gerçekten itaat davranışını mı araştırmıştır? Gerçekten Nazi soykırımı ile ilgisi var mıdır? Bunlar üzerine geçen 50 yılda pek çok şey yazıldı. Ama bu, bulguların güvenilmez olduğunu söylemekten çok farklıdır.

CHRISTOPHER SHEA


1960’ların başlarında, Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olanStanley Milgram, bir “şok makinesi” yaptı ve insanların; kendileri gibi sıradan insanları cezalandırırken ne kadar ileri gidilebileceklerini görmek için yüzlerce sıradan Amerikalıyı bir bodrum laboratuvarına soktu. Böylece kendini 20. yüzyıl psikolojisinin en  ünlü ve tartışmalı figürlerinden biri haline getirdi.

Bir öğrenme ve bellek deneyinde “öğretmen” rolünü üstlendiklerini zanneden denekler, laboratuvar önlüğü giymiş bir adamdan aldıkları talimatlarla “öğrencilere” her hatalarıyla artan derecelerde elektrik şoku uyguladıkları bir test yaptılar. Çalışmanın en bilinen varyasyonu,  şok alan kişinin, ki bu kişi aslında bir aktördü ve görülmüyordu, her seferinde daha umutsuzca bağırdığı ve sonunda voltaj yükseldikçe korkutucu biçimde sesinin kesildiği varyasyondu. Çığlıklara rağmen, katılımcıların yüzde 62’si itaatkâr biçimde en üst seviyeye kadar şok uygulamışlardı.
Yahudi soykırımının insanın kötülük sınırları hakkında derin sorular uyandırmasından yalnızca 18 yıl sonra ve Nazi lideri Adolf Eichmann davasının gölgesinde, Milgram’ın unutulmaz raporları popüler ilgiyi üzerine çekmişti. “Nasıl İnsanlar Bunlar?” diye yazmıştı New York Times, çalışmayla ilgili makalesinde, “köle gibi ne denirse yapar ve milyonlarca kendi gibi insanı gaz odalarına gönderir?” Cevap açıktı: Herhangi biri. Deneyler ayrıca, deneklerin maruz kaldığı stres düşünülerek Milgram’ın araştırma etiği hakkında soruları da tartışmaya açtı. Deneklerin çoğu, deneye devam etseler de ıstırap çekiyordu.
Milgram arşivi üzerine yapılan çalışmalar, deneylerin, çoğu kişinin anladığından daha karmaşık bir hikâyesi olduğunu gösteriyor: Uygulanan pek çok varyasyonda sonuçlar o kadar da kötü değildi ve metotlar raporlandıkları kadar bütünlük içermiyor olabilirdi. Amerika’da yayımlanan “Şok Makinesinin Ardında: MilgramPsikoloji Deneylerinin Anlatılmayan Yüzü” kitabının yazarı Avustralyalı gazeteci ve psikolog Gina Perry, deneklerin çoğunu takibe alarak, durumu derinlemesine görmeye çalıştı. Deneklere nasıl davranıldığını gördüğünde şaşırdığını ve deneyin hassasiyeti konusunda şaşkınlığa uğradığını yazdı. “Deneyin iç dinamiklerine daha derinlemesine baktığımda,” diye yazıyordu, “sonuçlar daha da yapmacık ve inandırıcılıktan uzak görünüyordu.”
Buna katılan psikologlar olmakla birlikte, bu durumun, deneyler 21. yüzyıl standartlarına uymadığı gerekçesiyle, insanların deneyin önemli bir kısmını görmezden gelmelerine yol açtığından endişelenen psikologlar da vardı. Ama Perry ve diğerleri için, deneylerdeki hatalar ve düzensizlikler küçük detaylar değildi:Milgram’ın tüm çalışmasının güvenilirliğini belirleyebilecek bu detayları nasıl çalışmadan ayrı tutabilirdiniz?
Milgram’ın deneyleri ilk olarak Ekim 1963te Anormal ve Sosyal Psikoloji (Abnormal and Social Psychology) dergisinde yayımlandı. Bu makalede sürekli şok alan bir öğrenciden bahsedilmekteydi, öğrenci şoklar arttıkça kapıyı yumruklamaya başlıyor, 315 volttan sonra ise sessiz kalıyordu. Deneklerin yüzde 65’i yine de en yüksek şok seviyesine kadar deneye devam etmişlerdi.

***

Milgram, deneylerin alacağı tepkiyi tahmin ederek, son birkaç deneği filme alarak “İtaat” belgeselinde kullandı.
Stres altında olduğu çok rahat gözlenebilen bir denek, Fred Prozi, bu “İtaat” belgeselindeki deneklerden biriydi ve önceden bağıran öğrencinin sesi kesilince, üzgün bir şekilde bu soruyu sormuştu: “İçeri girip bir kontrol edemez misiniz?”
Deneyci, “Başladıktan sonra içeri giremem,” diyordu. “Lütfen devam edin, Öğretmenim.” Prozi devam ediyor ama sandalyesinden kalkmış, kâğıtlarını itmiş ve elleri başının üzerinde.
Haziran 1964’te Psikolog Diana Baumrind, deneyi etik açıdan sorguladığı bir çalışmayı American Psychologist dergisinde yayımladı. Milgram’ın deneklerine karşı “kayıtsızlığını” öne sürerek, deneyin bu insanların gerçek dünyadaki davranışlarını ne kadar temsil edebileceğini sordu. Ayrıca, Milgram’ın deneklerini, şokların ölümcül hasarı olmadığı yönünde verdiği bilginin onların çektiği ıstırabı azaltıp azaltmadığını sorguladı. Bu eleştiriler, bugün için bile hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Milgram’ın ününe rağmen, çalışmaları kendi akademik kariyeri için harikalar yaratmadı. 1962’de taşındığı Harvard’da kalıcı olamadı ve çalışmasının devamı için maddi kaynak bulamadı. 1984’te vefatına kadar City University of New York’ta dersler verdi. Sansasyonları önlemek için üniversiteler çalışmanın özgün şekliyle tekrarlanmasını imkânsız kılacak kurallar koydu. (Bugün, üniversitede yapılan tüm çalışmalar, denek üzerinde oluşabilecek fiziksel ve zihinsel strese katı sınırlar getiren üniversite bazında bir kurul tarafından onaylanmak zorundadır.)
Milgram savunucuları ise, onun daima ileri görüşlü olduğunu söylemişlerdi. Çalışmaları, Irak savaşı ve Ebu Garib’de tutsaklara yapılan kötü muamele ile birlikte son yıllarda tekrar ilgi odağı haline geldi. Miami Üniversitesi psikoloji profesörü Arthur G. Miller tarafından yazılan “İtaat Deneyleri: Sosyal Bilimde Tartışmalı Bir Çalışma” ve Maryland Üniversitesi’nde bir psikolog olan Thomas Blass’ın yazdığı “Dünyayı ‘Şok Eden’ Adam: Stanley Milgram’ın Yaşamı ve Mirası” gibi kitaplar sorgulamaya, Milgram’ın stres altındaki insan davranışına dair  derin sorular sorduğu ile başlar.
Perry’nin kitabında belirttiği gibi, bulgular hiç de temiz değildi. “İtaat”ten yayınlanan ilk makale ve sahneler akılda kalıcıydı ama aslında Milgram yaklaşık iki düzine deneme yürütmüştü, her biri farklı stres varyasyonları içeriyordu. Birinde, “öğretmen” “öğrenci”nin elini tablaya bastırmak zorunda kalıyordu, ötekinde deneyci talimatları vererek odadan ayrılıyordu, bir üçüncüde çelişkili talimatlar veren iki “deneyci” bulunuyordu. (iki deneycinin de odada bulunduğu varyasyonda, deneklerin hiçbiri en yüksek seviye şoka çıkmamıştı.)
Deneylerin yarısından fazlasında, deneklerin en az %60’ı, maksimum seviye şoka ulaşmadan deneyciye itaatsizlik etmişti – bu istatistik belki sizin, deneklerin kuzu gibi itaatkâr olduğuna dair görüşünüzü değiştirebilir. Ayrıca, deneklerin gerçekten birini incitip incitmedikleri hakkında ne düşündükleri sorusu da vardı: Milgram, deneklerin dörtte üçünün deney düzeneğine kandıklarını, %24’ünün ise birtakım şüpheleri olduğunu rapor etmişti.
Bu komplikasyonların bazıları Milgram tarafından 1974’te yayımlanmış “Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış” (“Deney” kitabında) açıklanmıştı, diğerleri ise, arşiv çalışmalarında ortaya çıkmıştı. Perry, kitabında, Milgram arşivleriyle çalışan diğer bir kaç araştırmacının da fark ettiği, daha derin bir soruyu öne sürmüştü: Laboratuvardaki gerçek uygulama, makalelerinde rapor ettiğinden biraz farklı olabilirdi. Bu yıl (2013) History of Psychology dergisinde yayımlanan bir makalede, örneğin, İngiltere York St. John Üniversitesi’nde okutman olan Stephen Gibson, deneycinin bazen deneğin isteğine uyarak içeri girip sesi kesilen “öğrenci”nin durumuna baktığını ve deneğe öğrencinin iyi olduğunu söylediğini fark etmişti, ki bu önemli detay Milgram’ın raporlarında yer almıyordu.
Kasetler de Milgram’ın deneycilerinin bazen senaryo dışına çıktıklarını gösteriyordu, bu da deneyin bütünü için güvenilirliği azaltmaktaydı. Milgram, örneğin, çok açık dört cümle tanımlamıştı: “Lütfen devam edin (veya “lütfen devam”), “Deney devam etmenizi gerektiriyor.”, “Devam etmeniz çok önemli.”, “Başka seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız.” Deneyi raporlarken, Milgram (biraz belirsiz de olsa, bu cümlelerden sonra denek hâlâ ısrar ediyorsa, deneyin sonlandırıldığını yazmıştı.
Ama kaydedilen kasetler dinlendiğinde, Perry, deneycinin denekleri rahatsız ederek, cümleleri tekrar tekrar söylediğini ve hatta araya yeni cümleler kattığını duymuştu. Kadın deneklerle yapılan deney setlerinden birinde, deneycinin 26 kez, kadının devam etmesinde ısrar ettiği, deneklerden birinin protesto olarak kapattığı şok cihazını tekrar açtığı ve bir üçüncüsüyle tartışmaya giriştiğini dinlemişti. Perry, “Deneycinin kadınların laboratuvarda kalmaları yönündeki ısrarını dinlemek bir hayli rahatsız ediciydi,” diye yazmıştı.
Deneklerin maruz kaldığı stres, Perry’nin birincil endişesiydi, ve bu endişe, deneklere verilen bilgilerin yetersizliğini – deney sonrasında yapılan açıklamalar ile- gördükçe artmıştı. Milgram deneklerin %84’ünün deneye katılmaktan memnun olduğunu raporlamıştı (%1.3 “üzgün” veya “çok üzgün”dü, diğerleri ise “kayıtsız” kalmıştı), ve herkese durum açıklanmıştı. Ama 780 kişiden 600’ü; Perry’ye göre, sadece şokların söylendiği kadar kötü olmadığı bilgisini almıştı, bunların tamamen sahte olduğu açıklanmamıştı. Milgram daha sonra tüm deneyin açıklandığı bir posta göndermişti ama bu neredeyse bir yıl sonraydı ve bazıları bu postayı hiç almamıştı bile ya da okumamıştı. Perry’nin izini sürdüğü deneklerden biri, Bob Lee, neler olduğunu Connecticut Postası’nda deneyler ile ilgili yayımlanan bir makaleden 1993’te öğrenmişti. Perry’ye, deneyi yapan her kimse, onun bir “orospu çocuğu” olduğunu söylemişti ve hâlâ kafası karışık gibiydi: “Deney neyi amaçlıyor olabilir ki?” diye sormuştu. (Perry ona kısmi bir cevap vermişti)
Bill Menold gibi bazı denekler, Milgram’ın amaçladığı ana fikri almışlardı: “Burada biraz şeytanlık var, anlıyorsun değil mi?” demişti kendini işaret ederek. Başka bir denek; Milgram’a karşı öfke ve saygının arasında karışık hisler besliyordu, hangi voltajda kaldığını hatırlayamamıştı ve deneyin amacının ne olduğunu merak ediyordu. Bir başka deneğin oğlu ise, deneyin annesinin hayatında bir “kara leke” olduğunu söylemişti.
Perry, deneylerin kitaplarda yer alan kısa özetlerinde, en itaatkâr deneğin bile ne denli zarar görmüş olabileceğini tasvir edememekte olduğunu söyler. Kayıtları dinerken, “uyanık, üzgün, akıllı” insanlar olduklarını -  ama yine de “Nazi toplama kampı gardiyanlarıyla aynı kefeye konduklarını” söyler.

***

Bugün, bazı psikologlar Milgram’ın deneylerinin ölçülemez değerde olduğunu düşünmektedir, bazıları ise, fazlasıyla eziyet olduğunu düşünmektedir. Perry, yapılanın “1961 ve 1962’de, laboratuvarda insanlara neler yaptırılabileceğinin gösterilmesi” olduğunu söyler.
Milgram biyografisinin yazarı Blass, Perry gibi pek çok arşiv kaydını okumuş ve deneylerden çok etkilenmiştir. Blass, Perry’nin kitabını takdir etmekle beraber, “spekülasyonların hangi yönde olduğunu düşünürsek” , Perry’nin “Milgram’a zarar veren bir yönde olduğunu” ekliyor. Milgram’ın deneklerine yeterli açıklama yapmadığını ya da yanlış açıklamalar yaptığının eleştirilmesinin, hiçbir araştırmacının buna dikkat etmediği bir dönemde bile doğru olup olmadığını soruyor. Bazı şüpheleri olsa da, deney düzeneğine inandığını söyleyen insanların deneyi anladığı söylenebilir mi?
Şu çok açık bir sorun ki, giderek yükselen etik standartlar, pek çok sosyoloji deneyinin aksine, Milgram’ın deneylerini tekrarlanamaz kıldı. Ama 2009’da, Santa Clara Üniversitesi profesörü Jerry M. Burger, bir deneme gerçekleştirdi. Bu Milgram benzeri deneyinin sonuçlarını, üniversitenin etik kurulundan geçirebilmek için dikkatle yayınladı: Denekler anksiyete taramasına tabii tutuldu, denek, “öğrenci”nin tek bir çığlığı ardından 150 volt seviyesini uyguladığında deney sonlandırıldı ve deney sonunda herkese tüm deney anlatıldı. Bu denemede, deneklerin % 70’i en üst seviyeye kadar çıktı.
Burger, “İnsanların Milgram deneylerini yorumlarken ortak noktada buluşamadığı kesinlikle doğru,” der, “Gerçekten itaat davranışını mı araştırmıştır? Gerçekten Nazi soykırımı ile ilgisi var mıdır? Bunlar üzerine geçen 50 yılda pek çok şey yazıldı. Ama bu, bulguların güvenilmez olduğunu söylemekten çok farklıdır.”
Milgram’ın herkes tarafından kabul gören zayıf noktası, insanların bu şekilde davranmalarını açıklayan bir teori geliştirmemiş olmasıdır: Sadece kendi iradelerini bir otorite figürüne devrettiklerini iddia etmiştir. Bu iddia, laboratuvarda yaşanan tüm durumları açıklamamaktadır. St. Andrews Üniversitesi psikologlarından Stephen D. Reicher, makalelerinde, deneklerin Milgram’ın belirttiği gibi pasif konumda olmadıklarını, daha ziyade çok belirsiz bir durumda olsalar bile, eylemlerini genel bir iyi amaç üzerine kurduklarını – bir Yale deneyinde katılımcı olmak ve bilime katkıda bulunmak- ileri sürmüştür.
Perry’nin görüşü de bundan çok farklı değildir. “Bu siyah-beyaz bir durum değil,” der ve “insanlar içinde bulundukları belirsizliği çözüme kavuşturacak bir yol aramaktaydılar ve bu amaçla deneyciye yöneldiler. Pek çoğu, Yale Üniversitesi’nin kimseye bir zarar vermeyeceğine inandı,” diyerek ekler.
Milgram’ın metodundaki hata ne olursa olsun, insanların kötülük yapma yönündeki baskıya nasıl tepkiler verdiklerine dair önemli ve karmaşık sorular sorduğu kesindir. Asıl soru, şimdi daha katı etik kurallar içindeyken, aynı can sıkıcı konular üzerinde, bu deneylerin üzerine nasıl çıkabileceğimizdir; özellikle de Milgram’ın çalışmalarının gölgesi hâlâ sahnedeyken. Burger, kendi 21. yüzyıl şok makinasını kurguladı ve ümit vaat eden bir çalışma tasarladığını söyledi. Ancak şimdilik hiç kimse bu işe girmeye razı görünmüyor.

Türkçesi: Melis Olçum

   
İnsan Hayatını İfşa Eden DeneyStanley Milgram, 2015, Türkçesi: Melis Olçum – Uğur Tüfekci, Kafekültür Yayıncılık, 192 sayfa

9 Mart 2018 Cuma

Yeni Roman'ın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?”1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 
Yeni Roman
 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.


14 Ocak 2018 Pazar

“Ben yaşamadım, okudum.”


EMİNE EBRU her yönüyle "çok gizli" bir yazar. Birçok kadın yazar gibi o da öncelikle ailesinin yazarı olmayı tercih etmiş, yani onu yaratmış, kurmuş ve yazmış; sonra da hem toplumun hem de bazı kültür üreticilerinin gözünde münasip bir yaşa gelmeyi beklemiş yayınlanmak için. 
Kitaplarındaki çeşitliliğin ve geniş yelpazenin renkleri kimseyi şaşırtmasın, o aslında tam bir kültür yazarı: Edebiyat da felsefe de sanat da siyaset de sinema da bilim de her türlü yordam olarak onun kalem ve düşünce dünyasının erişimi altında.
Bu zenginliğin sonucu olarak ilk romanı GG ile sanat podyumlarında bir kez daha yerini alıurken onun çok gizliliğini çokkültürlülüğüyle değiştirip giz perdesini aralamak istedik geveze ve meraklı sorular sorarak:


GG iki harften oluşan bir roman. Peki romanı kaç harfle yazdınız? 

Bazen iki harf bile bir anlam ifade edebiliyorsa yirmi dokuz harfin neler yapabileceğini siz düşünün artık. Ve bu yirmi dokuz harfin oluşturduğu hikayeler var, aslında koskoca bir hayatı içeren. Bir varmış bir yokmuşla başlayıp biten. Yazarsan roman, yaşarsan hayat olur misali.

Bu yayınlanan ilk romanınız. Neden romana başladınız onca kitabınız varken..

Bir önceki soruda harflerden bahsettik ya hani, bir araya geldiklerinde oluşan sözcüklerden, cümlelerden ve sayfalar dolusu yazılardan.. Dil bir araç, fikirlerimizi, düşüncelerimizi söylediğimiz, hayallerimizi ifade edebildiğimiz bir araç. Bazen birikir bunlar, içinde söylenip durur, anlatırsın dinlemezler ya da anlatmayı canın istemez. Öyle bir anda çıkar yazma dürtüsü. Aslında burada insanların neden roman okuduğunu sormak lazım. Onca kitap varken !

GG’den A’dan Z’ye söz eder misiniz? Nasıl başladı? Neden yazıldı? Yeri ne?

Öncelikle şunu belirteyim, GG 2012 yılında yazıldı, bundan 5 sene öncesinde yani. Yayıncın Halil Gökhan’ın fikriydi, onu oldukça heyecanlandıran bir projeydi, yazmaya başlamadan önce bana o kadar da ilgi çekici gelmemişti. Bir arama motorunun şifresi olsaydı, bunu bulan kişinin başına neler gelebilirden çıktığım bu yolculukta işler oldukça ilginçleşmeye başlamıştı benim için. Yazdıkça heyecanım artıyor, bir sonraki bölümde neler olacağını kendim dahi bilmiyordum. Yazarken bitmesini istemedim, sona yaklaştıkça da herkesle paylaşmak istedim. Kısmet bugüneymiş.

Bilimkurgu deneyimi var GG’de. Buram buram biz de kokuyor. Arama motorlarında sizce ne arıyor, ne buluyoruz?

Evet bilimkurgu ve biz denilince Leyla ve Mecnun’un kavuşması bile daha olası geliyor. Arama motorlarını etkin kullandığımız aşikar. Ne aradığımıza gelince belamız dahil her şeyi. Hatta aramadan yaşayamaz olduk. İlk başvurduğumuz bilgi kaynağı, hızlı ve kolay yoldan ulaşabilme mecrası olarak hayatımızda yer edindi. İnsan düşünmeden edemiyor, biz eskiden bir bilgiye ulaşabilmek için gerçekten de epey çalışıyor uğraşıyormuşuz.

Kültürün hız olarak önüne geçmesiyle teknolojinin sanatta yerini alması, yani entellekt’in yenilikleri özümsemesi hep geç oluyor. GG buna itiraz mı ya da bir formül mü sunuyor? 

GG yi yazarken hiç bu tarz misyonların içine girmedim, şuraya kapak olsun, bunu anlatsın, düşündürtsün, sosyal mesajı olsun gibi şeylerin dışında içimden nasıl geliyorsa öyle yazdım. Yazarken öğrenmek istedim, araştırdım, yazarken eğlendim, güldüm, yazarken yerimde duramadım, hop oturdum hop kalktım, yazarken sonunu merak ettim. Okuyucu neyi anlatmak istediğimizi bilir zaten.

Sizce bir gün arama motorlarında ne aradığımızı unutursak ne olur? O durumun ve arama sitesinin durumu ne olur? 

Sanırım bir doktora görünebiliriz ve sanırım o durumun adı  Alzheimer olur. Arama siteleri kesinlikle bu duruma da çare olur.
Anlatıcı asla ser veriyor ama sır vermiyor. Eleştirmenlere göre bu bir google romanı ama kitapta  bu adın yazımına pek rastlanmıyor, neden?
Önemli olan da o değil mi zaten. Yıllarca margarine sana yağı demedik mi, çikolatalı fındık ezmesine şokella, gazlı içeceğe kola.. Onun adı da arama motoru değil, google. Ne şekilde yazarsak yazalım google olduğu bilinecek.

Yeni projeler, kitaplar ve sizden ayrıca söz eder misiniz? 

Kafekültür yayıncılıkta başladığım yazarlık serüvenim Kafekültür yayıncılık projeleriyle devam edecek gibi görünüyor. Oldukça nitelikli işlere imza attığımızı düşünüyorum. Kadın seslerine yer verilen tüm kitaplarda yer aldım, devam ettiği sürece de yer almayı istiyorum.
Thoreau ve Freud biyografilerinden sonra bu yıl Gandhi biyografisini de hazırladık. “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız” diyen Gandhi’nin yaşamı ve felsefesini aktarma şansını veren yayımcıma ayrıca teşekkür ediyorum. Kitabın en kısa zamanda okurla buluşacağını umut ediyorum.
Öncelikle bir okurum, Borges’in deyimiyle  “Ben yaşamadım, okudum.”


EMİNE EBRU sayfası
Blogu


29 Eylül 2017 Cuma

Naylon Sözler: Söyleşi





- Şiirler maceranız nasıl ve ne zamanlar başladı?

Şiirlerle olan alış verişim tam olarak ne zaman başladı emin değilim ama yakın zamanda evimde temizlik yaparken 8 yaşındayken yazdığım kısa hikayelere rastladım. Sararmış kağıtlardaki karga burga yazılarımda anne sözü dinlemeyen kardeşlerin başına gelenleri anlatmışım. Yani daha okumayı söktüğüm gibi kendimi edebiyat dünyasına kaptırmışım. İyi ki de öyle olmuş. Geriye dönüp düşündüğümde görüyorum ki şiir yazmayı sevdiğimi lisede keşfetmişim aslında. Biraz çekingen, ürkek satırlarla kendimi etrafımdakilere anlatmaya çalışmam 1990lı yılların sonlarına denk geliyor yani.

- Hangi şairleri yazarları okudunuz sevdiniz? Bu yolculukta yol arkadaşlarınız kkimler ve nelerdi?

Okuduğum ilk Türk roman Çalıkuşu, ilk yabancı roman da Polyanna idi. İlk şair yoldaşlarım da Orhan Veli Kanık ve Nazım Hikmet Ran oldular. Kavafis ve Lorca'yı her zaman kendime çok yakın hissettim. Yıllar sonra Mısır'da Kavafis'in ünlü Şehir şiirini yazdığı İskenderiye'ye gidip başka bir ülke, başka bir deniz bulabilir miyim diye baktım. İspanya'nın güneyinde, Granada'da, Lorca'nın kurşunlandığı topraklarda onun imgelerini aradım. Londra'ya gidip Shakespeare'in gözünden hayata bakmaya çalıştım. Öyle çok yol arkadaşım oldu ki, hepsine ne kadar teşekkür etsem az ama belki Orhan Pamuk'a, Etgar Keret'e, Dostoyevski'ye, Edgar Allen Poe'ya, Patti Smith'e, Borges'e ve Jean Genet'ye daha bir yürekten teşekkürlerimi sunmalıyım.

- Şiirin hangi maddeden yapılmış olduğunu ve nereden geldiğiniz düşünüyorsunuz?

Ne güzel bir soru! Şiir düşlerden geliyor ve somut, gözle görülür dizelere dönüşüyor. Hayat gibi tıpkı. Hem gerçek hem hayal.

- Şiirlerinizde olgun bir sesin yanı sıra erken bir "mesleki idealizm" de göze çarpıyor. Şairlik durumu ya da şiir ortamı serzenişlerinden şairin dünyevi halleriyle ilgili umutsuzluklara kadar hafiften hissedilen duygular bunlar...

"imgeler beni kanatıyor
cenazem kalkıyor gözlerimin önünden
tabutumu taşıyan milyonlarca erkek imge
arkalarından gözyaşı döken kadın imgeler
paylaşılmış edebiyat rolleri"

Özellikle erken dönem şiirlerimde umutsuzluk dizeleri daha fazla sanırım. İlk gençlik dönemlerimizde hayata karşı daha öfkeli oluyoruz, sesimiz daha bir sivri çıkıyor, malum. İnsan hayata karşı biraz saldırgan ve umutsuz olabiliyor. Benim de çokça sesimin duyulmamasından ürküp kendi yalnızlık duvarlarıma çarpıp savrulduğum oldu. Hayat değişken ve oldukça öğretici bir oyun alanı.

- Haiku ve onun çekim alanı için söylemek istedikleriniz var mı?

Haiku yazmaya başladığımda sanırım "haiku" kelimesini hiç duymamıştım bile! Bazı duygu ve durumları kısa ve öz bir biçimde anlatmak çok hoşuma gidiyor. Her haikunun bir kısa film olduğunu düşünüyorum. Okuyucunun zihninde izlediği, bir çırpıda başlayıp biten enteresan filmler.. 

- Seyahat hayatınızda önemli bir yer tutuyor. Başlı başına şiirsel bir durum sürekli yer değiştirmek, gezmek, görmek... Dönmek nasıl bir anlam payı olarak yer alıyor bu yolculuklardan sonra?

Italo Calvino Görünmez Kentler isimli o harika kitabında yollarda olmaktan şöyle bahseder: "Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan. Her kent, bütün öteki kentlere benziyor sonuçta; biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler. Biçimsiz, ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları. Oysa senin atlasın olduğu gibi koruyor farklılıkları." 
Gezilerim imgelerimi toplamak için çıktığım şahane yolculuklar ve dönmek, gitmeye ait en güzel şeylerden biri. 

- Şiirlerinizi yazarken nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz? Nereye notlar alırsınız? 

Ben tam bir defter fetişistiyim. Odamda kitaplığın yanından bir de "defterliğim" var. Çeşit çeşit defterler alır, hepsini de bir şekilde değerlendirir, kullanırım. Şiirler genellikle anlık ilhamlarla gelip ansızın kendilerini yazdırıyorlar, o yüzden yanımda taşıdığım herhangi bir defterin arasına yazılmış garip bir mısra, bir kaç not her zaman bulunur. O notlar, mısralar sonra toparlanıp şiir oluyorlar ve bir kara kaplı, dağınık "şiir defteri" nin parçası oluyorlar. Bir nevi ritüel yani. 

facebook.com/gezginmarti 
twitter.com/martiuctu 
instagram.com/martiuctu 
https://www.goodreads.com

Naylon Sözler, ÖZLEM GÜZELHARCAN, Şiir,  80 sayfa, 11,5x20 cm, ISBN 978-605-143-215-1 15 TL