Aşk nedir?



AŞK NEDİR? *

Alain de Botton

Edebiyat ile aşk arasında derin bir bağ vardır; edebiyatın bizi en çok kendine çektiği zamanlar (ister yatakta çikolata yerken, ister sabahın üçünde kendimi-zi yalnız hissederken), kara sevdaya tutulduğumuz za-manlardır. Mutluluk beden sağlığımız açısından iyi olabilir; ama mutsuzluk, yayın endüstrisi ve edebiyatın varlığını sürdürebilmesi açısından daha gereklidir.
Birkaç yıl önce, Paris’te bir kitabevinde kitapları karıştırırken, bir kapak yazısındaki şu alıntı gözüme çarptı.

http://kafekultur.com/urun/1416/ask

“Psikolojik anlamda yaşıyor olmak demek, ya âşık, ya edebiyatın büyüsünde ya da psikanaliz sürecinde olmak demektir.”

Kitabın adı Aşk Hikâyeleri’ydi ve psikanalist Julia Kristeva tarafından yazılmıştı. Julia ismini her zaman sevdiğimden (bir zamanlar dokuz numara gözlükler takan bir Julia’ya âşık olmuştum) kitabı hemen aldım. Maalesef bu seferki Julia beni fena hayal kırıklığına uğrattı. Kitabın üç yüz sayfadan fazlasını okumuştum, ama içinde editörün kapak arkasına kurnazca yerleştirdiği o etkileyici cümlenin açılımından eser yoktu.

Yine de kitaptaki, aşk ile okuma arasında önemli bir bağın olduğu, ikisinin de aynı derecede zevk verebildiği fikri bana önemli göründü ve bu düşünceyi derhal beynimin bir köşesine yerleştirdim.
Edebiyat ile aşk arasındaki bağ da bu zevkin kökeninde yatıyor olabilir. Bizimle, sevgililerimiz kadar etkili, ama onlardan daha güvenilir biçimde konuşan kitaplar vardır. Kitaplar, bizim bütünüyle insan türüne ait ol-madığımıza, algının ötesinde bir varlık olduğumuza dair duyduğumuz o huzursuz şüpheyi giderir. Utançlarımız, küskünlüklerimiz, suçluluk duygumuz, tüm bu duygular, kendimizi tanımamıza yarayan tek bir sayfada ifade edilebilir. Yazar, sözcükleri, kendimizi yalnız hissettiğimiz bir ânı betimlemek üzere yerleştirmiştir sayfasına ve biz ansızın, birkaç dakikalığına, ilk akşam yemeği randevularında ne kadar çok ortak noktaları olduğunu keşfetmekten heyecan duyan (ve önlerindeki deniz mahsulü makarnalarını eşelemekten öteye geçemeyen) iki sevgiliye benzeriz. Kitabı bir saniyeliğine elimizden bırakıp,”Seni bulduğum için ne kadar şanslıyım,” dermişçesine şaşkın bir tebessümle bakakalırız ona.

Bu duygu, aşk hüsrana uğradığı zaman edebiyatın ne-den bir teselli kaynağı olduğunu da açıklar. Genç Werther’in hikâyesini ilk okuduğumda üniversitedey-dim, yirmi bir yaşındaydım ve tabii ki Werther’in ta kendisiydim. Kitaptaki Lotte karakteri ise Claire’di (koridorun sonunda yaşayan, makrobiyoloji okuyan ve omuz hizasındaki kestane rengi saçlarını ortadan ayıran bir kızdı). Albert’i de Claire’in üç yıldır birlikte olduğu bir ekonomist olan Robin oynuyordu. İşte, romanların bizlere şekil veren, hayatlarımızı aydınlatan sihirli gücünün kanıtı buydu, tabii böyle bir kanıta ihtiyaç varsa.
Proust, o çok uzun kitabının sonlarına doğru buna benzer bir şeyler söylemişti.”Gerçekte her okuyucu, zaten kendi içinde olanı okur sadece. Kitap, yazarın, okura o kitabın yardımı olmadan bulamayacağı bir şeyi keşfetme imkânı verdiği bir çeşit görsel enstrümandan başka bir şey değildir.” Merakı artıran şey, kitabın bize kendimizden bahsetmesi, ama aslında bizim bir parçamız olmamasıdır. Büyük eserlerin değeri, duyguların ve hayatlarımızdakilere benzer insanların tasvir edilişiyle ölçülemez. İyi kitabın değeri, tüm bunları bizim yapabileceğimizden çok daha iyi tanımlayabilme yetisinde, hepimizin kendimizce farkına vardığımız, ama kendi başımıza ifade edemediğimiz sezgilerimize işaret etmesinde gizlidir.

Dünyada yalnız olmadığımız düşüncesi, rahatlatıcı bir düşüncedir. Ama burada anlaşılmaz bir nokta vardır; her ne kadar yalnız olmadığımız duygusu bizi rahatlat-sa da, kendimizi özel hissetmekten, biricik hissetmekten hoşlanırız ve edebiyat bize bunun tam tersini söyler. Mesela şu laf:”Bazı insanlar, eğer böyle bir şeyin varlığından haberdar olmasalardı, asla âşık olmazlardı.” Bu değerli sözü bir Londra-Edinburgh yolculuğum sırasında uçakta La Rochefoucauld’nun bir eserinde okuduğumu hatırlıyorum. İlk tepkim,”Tanrı aşkına, bu benim fikrim!” demek olmuştu ve pencerenin dışından, İngiltere’nin sisli topraklarına doğru diktim gözümü.”Yazar benim fikrimi çalmıştı.” Sonra, La Rochefoucauld’nun 1613 baharında, benimse 1969’da doğduğum göz önüne alındığında, bu olay pek de mümkün görünmediğinden daha makul bir biçim-de,”Belki de ben ondan çalmışımdır,” diye düşündüm. Ama eğer çalıp çırpmak gibi şeylerle o güne kadar hiç işim olmadığı düşünülürse, bu da aynı derecede imkânsızdı.

(...)

Türkçesi: Sanem Öge

* AŞK Giriş Gelişme ve Sonuç kitabının önsözü


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder